Nesterosa

Muhammed Medeni Baykal

Neden Bilim-Kurgu İzleriz

clock Temmuz 31, 2008 02:29 by author Tisba

Dün Battlestar Galactica'nın 4. sezon yarı finalini seğrettim. Daha önce de Stargate: SG-1, Stargate: Atlantis ve Statrek serisini seyretmiştim. Evet, hiç görmemiş gibi tüm bilim-kurgu dizileri seğrettim. O kadar ki diziler bitince; BBC'nin uzayla ilgili belgesellerini izledim. 

Bunları izlerken biliyordum ki, hepsi kurgu. Yetenekli bir kaç senaristin hayalleri; ama gerçek hayata o kadar sağlam tutunmuşlar kı insan bu neyin örtme hikayesi diye düşünmeye başlıyor. Dediğim gibi öyle sağlam tutulmuşlar ki!

Bilim-kurgu serüvenime Stargate: SG-1 ile başladığıma inanıyorum. Bundan önce izlediklerim 1 sezon anca dayanabilmiş dizilerdi. Oysa SG1 kafadan 10 sezon ve 3 film kadar devam etmişti. O kadar oturaklı bir hiyakeydi ki, diziyi izleyince firavunların aslında uzaylı, piramitlerin ise bir tür uzay gemisi iniş sahası olduğuna inanmaya başlıyordunuz. Dizi o kadar iyi kurgulanmıştı ki izlerken, Amerikan başkanlarına küfretmeye başlıyordunuz. Neden bizden tüm galaksiye açılan bir kapıyı gizlerlerdi. Sonra bir de Asgard'lar vardı. İşimlerinin de çağrıştırdığı gibi (Ass gard ~ Ass Guard) sürekli kıçımızı kurtarıyorlardı. Dünya'yı kurtarmaktan yalama olan o dört kahramanı nasıl olurda kamuoyuna açıklamazlardı?

Sonra Stargate: Atlantis başladı. O da aynı SG1 gibi mükemmel bir diziydi. Kurgusu mükemmel, oyuncular mükemmel...

Ama, Battlestar: Galactica'da birşeyler farklı idi. İzlerken, elimi uzatsam, dokunacakmışım gibi hissediyordum. İşin komiği insanlardan en uzak dizi de BSG. Dünyalı bile değildi anlattıkları. Ama, daha uzaygemilerinde başlıyordu kabullenme. BSG'nin Galactica'sı; SG serisinin X-303'lerinden daha gerçekçi. Startrek'in, Enterprise'ini, Deep Space 9'unu ve Voyager'ini kıyaslamıyorum bile çünkü onlar direk 22-24. yüzyıl gemileri. Hatta Startrek -afedersiniz- olayın bokunu çıkartıp 29. yy gemilerini de gösterdi bize.

Ama elimi uzatsam dokunacağımı hissettiğim, tek dizi Battlestar: Galactica. Bunun sebebi, belki "tamam öldü, geberdi" dediğimiz yerde, her defasında mucize olmaması olabilir. Sebebini bilmiyorum, ama BSG'yi izlerken, kendimi Galactica'nın bir mürettebatı gibi hissediyorum. Gemiye vuran her bomba, beni bir ölüm korkusunun almasına neden oluyor. Geçen her saniyeden sonra, Dünya'ya biraz daha yaklaştığım için seviniyordum.

İşte dün, 4. sezonun yayınlanan son bölümünü de izledim. Ocak 2009'a kadar bekleyeceğim şimdi.

İlk puanı siz verin

  • Currently 0/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Süreksiz Duygular

clock Temmuz 23, 2008 17:22 by author Dream Raider //

Boşluk sevgimin kalıbına oturuyor. Geçen her saniye daha fazla acı getiriyor. Sensizliğin unutturduğu sevinçleri günler uzaklaştırıyor. Sana yaklaştıkça, silikleşiyorsun. Boşluk sevginin kalıbını alıyor ve zaman yok oluyor. Hiç bir yerde olamıyorum, hiç bir yere gidemiyorum. Her şeyden sonra varlık sıfatlarımın başına “hiç” geliyor…

Uzak diyarlarda dostlukları istismar edenleri asarlarmış. Tüm varlıkları ile sonsuz yokluğa gönderirlermiş. Üç senelik bir kısmi-dostluğu katleden ben’e bir ceza bulamıyorum. Tam da atlayacakken denize, “dur” diyor bir ses, daha cezanı çekmedin.

Onca sessizlikten sonra senden hiç bir şey istemiyorum. Sen noktayı koydun ve artık yoktum senin için. Hayır, seni istemiyorum. Mutlu bir son istemiyorum. Çünkü o zaman biter bu aşkın büyüsü ve kendimi astıramam uzak diyarlar ülkesinde.

Kızdığımda, sen suçlusundur. Giren kramplardan sen sorumlusundur. Her fırsatta seni yere vuruyor ama çizemiyorum hatıranı. Geçmişe o kadar, kenetlisin ki. Beni o kadar iyi anlıyorsun ki… Lise bir çömezinin eliyle yazılmış, bir günlük sayfasından bile gerçekleri çıkartabilmiştin. Daha ben bile, seni sevdiğimi bilmezken, sen benden uzaklaşıyordun ve “ben sana uygun değilim,  heybetim altında ezilirsin” diyordun. Anlamıyordum. Sen suçluydun! Bir dostluğa gölge düşürüyordun, selam vermiyordun. Yetersiz aklımla anlayamıyordum ki…

Onca zaman sonra sadece bilmen için yazıyorum sana. Bu bir vicdan rahatlatma. Belki gelirsin umudu bu. Seninle ilgili hiç bir düşünceyi kirletmediğimi sana anlatma çabası. Ben hâlâ yaşıyorum, ölmedim haykırışı… Sırf senle karsılaşma umuduyla Fatih caddelerinde dolaştığımızın itirafı. Bir gülümsemenin bile haftalar süren mutluluğun sebebi olduğunu sana söyleme fırsatı.

Bu yazı giderek edebiliğini kaybederken kendimi yazmaktan alıkoyamıyorum. Aylarca düşünüp ancak başlayabildiğim bu yazının basından kalkarsam, devam etme cesareti bulamam diye korkuyorum. Sana senden sakladığım her şeyi anlatmak istiyorum ama hala bir cesaretsizlik ile kaplı içim ve dışım. Önce Merve ile seni etkilemeye çalıştım, başaramadım…

Oysa hala aklımda o güzel günler, lise birde benimle otobüs beklemeni bile hatırlıyorum. Sana o kadar şey söylemek istiyorum ki; ama özeline tecavüz etmiş gibi hissediyorum. Benden telefon bile almak istemezken acaba eposta almak ister misin? Almak isteyeceğini farz edip yazmaya devam edeceğim.

Senden özür dilerim Gamze, sana karsı dürüst olmadım; ama senin hakkında kötü bir şey de düşünmedim hiç. Lise bir saflığıyla; bir gün yanına gelip “o serseri Murat var ya Gamzeciğim, senin hakkında pek arkadaş canlısı düşünmüyor; seninle çıkmak istiyor.” demiştim. İstiyordum ki, arkadaşlarını ve arkandan iş çevirenleri bil; böylece kendimi gizleyebilecektim. Sonra Murat ve sen çıkmaya başladınız. Üzülüyordum.

O kadar sansızdım ki, sen çok güzel bir kızdın. Her zaman sana birilileri asılıyordu ve ben ateş yağıyordum bu şehre, kalbimde! “Oysa, ” diyordum. “ben onu kişiliği için seviyorum”. Birileri ile çıkmadığın zamanlarda beni takmasan da sineye çekebiliyordum.

Her zaman değil tabi. Bir gün yine patlamıştım. Seninle konuşmak istiyordum. Sınıfına geldim, sana bir şey diyecektim ki; Duygu hanim “mektup yazsan, biraz isimiz var” dedi. Benliğime ve varlığıma ters geliyordu bu, bir nevi sana olan sevgimi kendime itiraf etmem gerekecekti çünkü. O zeki ben, kendime; senin benimle görülmek istemediğini bir türlü anlatamıyordum.

Görüyor musun, güzelim yazıyı batırdım. Oysa ne güzel yazmaya başlamıştım. Aklımda sana yazmak hiç yoktu. Seni düşünemezdim, adını hiç bir kâğıda yazamazdım. Bu arkadaşlarımın aklındaki Merve imajını çürütürdü. Oysa ben senin gizli ve gizemli kalmanı istiyordum. Seni anlatmadan da duramıyordum ki, sana olan sevgimi Merve’yeymiş gibi anlatıyordum. Hiç isim kullanmadım yazılarımda, o zaman daha rahat yazıyordum.

Hayır, yok yok, etkileyicilik kaygısı taşımayı bırakıyorum. Daha içten yazmaya başlıyorum. İmla hatalarım için de kusura bakma birinci tekil şahısla yazmaya pek alışık değilim, bazen üçüncü çoğul şâhısa kaymış olabilirim…

Sonra bir gün sen, Cuma’yla çıkmaya başladığını söyledin. Pek mutlu olduğum söylenemezdi; ama sen mutluysan bu da benin için yeterli idi. Sana hiç olmayan tecrübemle yardım etmeye çalıştım; ama zaten onunla çıktığın sure içinde sadece iki defa konuşabildik. Aslında, böyle hissedeceğimi hiç düşünmezdim; ama senin ondan ayrıldığını duyunca üzüldüm. Sanki senin acının bir kısmını ben taşımak istercesine somurtkan dolaştım. Çünkü sen üzülüyordun.

Zamanla senin üzüntünü paylaşmaya çalışırken bile çekinmeye başladım, çünkü sana olan duygularım gün ışığına çıktıkça daha fazla suçluluk duyuyordum. En büyük acılarını bile paylaşmayı hak etmiyormuş gibi hissetmeye başladım.

Masum değiliz hiç birimiz. Kötü düşüncelerle, kötü duygularla bu sevgiyi kirletmekten korktum. Hepimizin aklından geçen ama asla itiraf edemediğimiz o kötü düşüncelerden uzak durmaya çalıştım. O kadar paranoyak olmuştum ki seni düşünmeye bile korkmaya başlamıştım. “Bir aşkı yârin ak teni kirletir” demiş şair, sanırım Yunus Emre. Seni sakınmaya başladım. Yine de dalıp gidiyorduk, gözüne kaşına…

Aslında sana ve Merve’ye çok şey borçluyum. Merve sayesinde ilkokulda hiç kimse ile çıkmadım. Senin sayende ise lise de. Şuan ikimiz ayrı üniversitelerdeyiz ve ben hâlâ kimseyle çıkmadım.

Bu, kader sanırım. O kız bana asık, ben ona bakmıyorum ve bana takılmasını istemediğim için ona hiç iyi davranmıyorum. Umut beslemesin. Ben sana asığım, ama sen benim sana takılmamı istemediğin için bana hiç iyi davranmadın. Umut beslemeyeyim. Sen ona âşıksın… Aşk kavuşmayınca güzel herhalde Gamze…

Ne yapayım Gamze, herkesi kendim gibi zannediyorum. Umutlanmamam için benden uzaklaşınca seni daha çok seviyorum. Çünkü öyle ya da böyle beni düşündüğünün farkına varıyorum.

İnsanlar varlıklarını başkalarına dayayıp, var olduklarını hissetmek isterler. Ben birileri tarafından seviliyorsam, değerliyim; değerliysem var olmayı hak ediyorumdur. Öte yandan birileri tarafından sevilmiyorsam, değersizim; değersizsem var olmayı hak etmiyorumdur. Var olmak kadar tatlı bir şey yok Gamze, o yüzden tüm bu cabalar.

Sana burada yazanlardan başka bir şey söyleyemeyecekmişim gibi hissediyorum; o yüzden yazdıkça yazmak istiyorum. İste ikinci sayfa da bitti; ama korkuyorum işte, uzunluğundan üşenip, okumadan sileceksin diye. Daha da yazmak istiyorum, anlatmak. Senelerin sessizliğini bir kaç harfle daha tükürmek istiyorum.

Seni kazanmak için ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Bende ne dokuz ay peşinden koşacak kendine güven var ne her daim sana serenat yapacak yüz. Ben yalnızca pasif bir seviciyim ve bu da bir aşk mektubu değil çünkü biliyorum seni kaybetmem için yapmam gereken tek şey aşk mektubu yazmak.

Eğer buraya kadar okuduysan, sana teşekkür etmek istiyorum. Büyük ihtimalle çok fazla sıkıldın. Hatta buraya kadar seni tutan nedir bilmiyorum. Sadece bundan sonra sana yazmamı istemeyeceğini bildiğim için, uzattım biraz. Farkındaysan ha kapattım; ha kapatıyorum paragrafları bile yarım sayfa sürdü. Birincilik ödülün için seni kutlarım Gamze.

Muhammed Medeni Baykal
5 Haziran 2008 Perşembe
23:28:58

İlk puanı siz verin

  • Currently 0/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Yine, yine yeniden Miskinlik

clock Nisan 25, 2008 04:56 by author Dream Raider //

Bir günlük tutmaya başladığınızda, neredeyse tüm günlüklerde en az bir defa olan “Sana uzun süredir yazamıyorum günlük…” başlıklı yazıları yazmaya gerek duymayacağınızı düşünürsünüz. Belki bir, belki iki ay bu tür bir yazı yazmak zorunda kalmadan yazı yazarsınız; ama öyle bir an gelir ki… İki haftadır hiçbir şey yazmadığınızı fark edersiniz… Sonra bir sürü bahane sıralamaya başlarsınız.

Sınav haftamı ve ona hazırlık evresini atlattıktan sonra, daha ne olduğunu anlamadan kendimi İstanbul’da buldum. Sanki arkamdan bir ordu kovalıyormuşçasına acele ettim, o şehre gitmek için. İlk gün şehirde pek bir şey yapamadım; ikinci gün babamla dolaştım.

Üçüncü gün, ise yakın arkadaşlarım olan A. ve E. ile Bakırköy’de buluşmak üzere sözleştik. E. gelse de, sevgili A. arkadaşım bizi manitasına sattı. (manita diyorum işte!) Eee, buradan ona bir mesaj iletmem lazım; dostlar hep var… (gerisini siz anladınız.)

Beyefendi bizi sattığı yetmiyormuş gibi, birde beni onların oraya çağırdı; gece onlarda kalsaymışım bana Ay. İle olan ilişkisini anlatacakmış. Her neyse o gece onlarda kaldım.

İstanbul şehrinde, her köşede bir nohutlu pilavcı varken insanlar değerlerini fark edemiyor. Bursa da pilavcı kıtlığımız var! Tabii ki bu da benim bütün vapur seyahati boyunca ağzımın suyu akar vaziyette, pilav beklememe sebep oluyor… Bu his, tüm İstanbul seyahatim boyunca benden geçmedi. Bu da E. ile yalnız kaldığımız Bakırköy’de Nohutlu pilav yemek için onu Eminönü’ne yürümeye nasıl ikna ettiğimi bilmiyorum; ama yürüdük be! Gerçi, dört buçuk saat sürdü; gerçi, hedefe vardığımızda pilav bitmişti ama olsun…

Bu arada her şey mükemmel değildi tabii.

İlk puanı siz verin

  • Currently 0/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Nesterosa / VI – Boşluk

clock Nisan 14, 2008 14:04 by author Dream Raider //

Boşluk bakışımızın biçimini alıyor…

O zaman, tüm gerçekler artık anlamsızlaşıyor. Sen bir tokat gibi yapıştırmışsındır cevabını. Bencilsin. (24 Aralık 2007 04:24:19) Nutkumuz tutulurdu. Bir anda duraksar ve sorardık: biz ne yapıyoruz... (29 Aralık 2007 01:27:10) Sarılıp bir umutsuzluğa, geceyi sayardık yıldız, yıldız. Yıldızlar bitmezdi, gece de bitmedi.

Şaşkındık. Sanki tek ayak üzerinde durmamız gerekiyordu ama biz bulamıyorduk; bizi sen yapan o duyguyu içimizde artık. (31 Aralık 2007 04:04:40) Sen sadece boşluk olmuştun sanki. Şaşkındık, tüm umutlarımızı toplamış sana ulaşmaya çalışırken yokluğunun o acı boşluğu bitirmişti bizi…

(L) Neste’de yokluğun o acı çölünde can çekişiyorduk, biz divane oluyorduk sen güneş… Seninle oldukça kendimize zarar veriyorduk, belki de, bu yüzden hiç beraber olmadık. Bu gezegenin bilimi kestiremiyordu bizim buluşmamızı; ama sefil kalbimizle biz hep buluşmayı hayal ediyorduk.

Umut. Hep yok olan umut, hala yok…

Kalmadı, takatimiz kalmadı. Sesin kalmadı. Kokun kalmadı. Görüntün kalmadı. Her şeyinle yavaşça silindin hayatımızdan. Kalmadı, hayatımız kalmadı. Güneş hep doğacaktı ama yine de ruhumuz sensizdi.

Boşluk, bizi sana yakınlaştırıyor. Boşluk artık senin temsilin… Boşluk, yenilgimizin sembolü… Hayatımızda ki yerin. Sen çekildin hayatımızdan ve şimdi sıra bizde, seni hayatımızdan çıkarmalıyız…

Muhammed Medeni Baykal
09 Şubat 2008 Cumartesi 04:10:43
gece

4 kişi 4.3 olarak programladı

  • Currently 4,25/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Nesterosa / V - Bencil

clock Nisan 11, 2008 03:47 by author Dream Raider //

Nesterosa’dan:

“Benden resmimi istemiş olsaydın, sana düşünmeden atardım, ama sen istemedin; çünkü sana göre o hayalleştirdiğin ben sana resmini atmazdım. Ama yanılıyorsun! İmkânsızlaştırıyorsun ve kendi içinde büyütüyorsun. Ben hiçbir şey yapmıyorum, yapmadım. Sen şiirlerine, beynine ve ruhuna bir hikâye arıyorsun. Senin karakterine bu hikâyeyi tamamlayan imkânsız bir aşk oluyor. (03 Aralık 2007 18:12:00)

Neyse ki çok konuşmak istemiyorum bu konuda. (03 Aralık 2007 18:12:49) ama her şey den önce, bencilsin. Sadece senin bir takım duygulara sahip olabileceğini düşünen koca bir bencilsin. (03 Aralık 2007 18:13:50)

Artık seninle arkadaş kalmak istemiyorum Medeni. Bir daha bana ait alanlara izinsiz girmeni, benim hayatımla, duruşumla, kişiliğimle, yaşadığım şeylerle ve benimle ilgili hiçbir şeye el sürmeni istemiyorum.

Seni anlayabilirdim, resmimi izinsiz aldığını görünce seni anlamanın senin dahi yapamadığın bir şey olduğunu fark ettim.

Sen imkânsızlığa âşık olmuşsun bana değil. Neden biliyor musun medeni? (03 Aralık 2007 18:14:35)

Umarım o büyük sevgin bir daha bu konuyla ilgili hiç bir şey duymak istemiyor oluşumu(şiddetle ve şiddetle!) önemser.

Lütfen senden nefret etmemi sağlama Medeni... (03 Aralık 2007 18:17:54)”

Nesterosa'ya:

“Evet, aslında haklısın, ben koca bir bencilim ve seni sevmemin tek sebebi de büyük ihtimalle malzeme bulmaktı bir şeyleri yazmak için, ama yine de senden özür dilerim.

Sadece şunu bilmeni isterim, hiç bir özel alanına izinsiz girmedim (ilkokuldaki olayı saymazsak), sadece bir resmin vardı, alanından indirmiştim. Her neyse. İsteğin o ise emin ol uygulayacağım. Kendine iyi bak.”

 

Sen bir şey yapmadın, yapmıyorsun. Biz sadece bitiyoruz ve daha fazla çırpınmamak için can vermek üzereyken bile yalan söylüyoruz.

Ama beceremedik işte, üçüncü ve son kez nefes almaya kalktık ve beceremedik. Gözlerimizi kapadık, artık ölmeyi bekliyoruz, seni sadece uzaktan izliyoruz.

Bir hikâye daha bitti. Şimdi yeni yalanlar için yeni bir deste hazırlamak lazım. Bir başka isimle anılmak için hazırlan… Şiirlerde, Rüya Denen’din, Lise de Gamze ve en kör, en acımasız hayallerimde Neste Kraliçesi Nesterosa’ydın.

Kendimizi, biz bile anlayamazdık. Çünkü aklımızı o ilkokulda ki melek, kalbimizi götürürken; yanlık olarak almıştı.

Belki de artık başka birini bulmalıyız? Belki, seni ismiyle yaşatan birini; belki gözleriyle ya da belki de “Sadece Kahverengi” lerden birisi olmalı. Tıpkı senin istediğin gibi... Bir hayalet çekiliyor; hayatından ve senin için pek bir farkı olmasa da bizim için…

Muhammed Medeni Baykal (kısmen, Merve S.)
08 Aralık 2007 Cumartesi 02:07:29
gece

2 kişi 3.0 olarak programladı

  • Currently 3/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Nesterosa / IV - Gün

clock Nisan 8, 2008 14:21 by author Dream Raider //

Gök hep aydınlık olur ve güneş sanki hiç suçu yokmuşçasına yeniden doğar. Boynu bükük olur âşıkların ve bir kat daha çıkarlar yalanın iskambil kalesine. Hep geceleri yaşar Ay. Sanki hiç suçu yokmuşçasına Güneş her gün yüzümüze bakar ve Ay sadece gider. Çünkü…

Ölümle buluşurlar, sevilenlerle unutulanlar ve bir yel götürür kaleyi. Artık umut kalmamıştır, dünya bize danışmadan dönmektedir. Oysa biz, sahrada savrulan kumdan bile çekiniyoruzdur. Kalbimizin Everest’inden ilk parçanın kopmasından beri büyümüştür çığ ve artık inmek üzere bu şehre.

Kimseliğimiz, giderek hiç kimseliğe dönüşüyor… Sekizinci sınıfta, seviyorsan içinde tut ile yediğimiz tokadın izi giderek daha da kırmızılaşıyor ve biz artık bu izi kapatamıyoruz. Hep sağımıza yatıyoruz, elinin değdiği tek yerimizi korumak için. Hiçbir göze güzel diyemiyoruz, senin kinle bakan gözlerin aklımızda iken. Ay sadece gidiyor, çünkü dönüp seni seviyorum demeye yüzü yok.

Hangi kitap anlatacaktı ki seni? Neden tüm soğuk gecelerde, gökyüzünde o mahzun yıldız çıkar? Yoksa sende hatırlıyor musun, çoban yıldızının hikâyesini? Biliyoruz, biz hiç göğe yükselemeyeceğiz ve yıldızımızın hikâyesi hiçbir ders kitabında işlenmeyecek. Sadece İstanbul bilecek…

En sonuna kadar saklayacaktık seni, senden. Seviyorsak, içimizde tutacaktık; ama o kadar büyüdün ki, o kadar büyüdün ki; kalbimizde bize yer kalmadı. Gördüğümüz her gözde seni arıyoruz. İmkânsızlıklara koşmayı seviyoruz belki de? Biz de senin yüzüne bakamıyoruz. Bizde utanıyoruz ay gibi.

Paslanmış umutlarımız artık parlamıyor ve biz hiçbir yerde günah çıkartamıyoruz. İlkokulda günlüğünü çaldığımızı kimseye itiraf edemiyoruz. Biz suçluyuz hâlâ hatırlıyoruz; kalbimizi o kemiren akrostişi. Çağlayan olup boğmak istiyorduk Çağatay’ı; ama elimiz kalmıyordu. Gözlerini umutla kenetlediğin böceklere bile zarar veremiyorduk.

Anlatamazdık hiç kimseye, sana telefon sapıklığı yapmamızın sebebini, nedeni sadece sesini duymak isteyişimizdi beklide. Belki sana biraz daha yakın olma isteğiydi ama Senden kaçmalıydık yine de. Bir sokaktan diğerine atlamalıydık senle karşılaşmamak için. İhtimal, sen yüzümüzü bile unutmuştun ama biz hâlâ karşılaşmamak için yolunu değiştirmenden korkuyorduk. Öylece dönüp gitmeden…

Yaşayabiliyorduk oysa sesini duymadan, gözlerini görmeden. Belki bir tek biz gerçeği söylüyorduk bir kıza, senle ilgisi yok derken… Sen, o kadar bizleşmiştin ki, bir başka dünyada, bir başka yerde, Neste dünyasında senle beraberdik.

Daha kendi kurgumuzda dahi başrol olamıyorduk hâlbuki. Orada bile sen hep ulaşılmazdın. Neste kraliçesi Nesterosa ve bir hiç kimse… Gerçek dedikleri bu dünyada ise, ne yapabiliriz ki? Hayat hiç bizlen değil ve sen imkânsızsın.

Işığın ölü karanlığında, sen düşüncesi ile gözlerimizi kırpamadık; korktuk, çünkü suçluyduk! Ne zaman birinin elini tutmaya kalksak; kilitleniyoruz. Her defasında ağzımızdan kaçırıyoruz: Seni seviyoruz, Merve

Nasıl bizi kendine bağladığını bilmiyorduk ama hep biraz daha parlıyorduk. Kar yağıyorduk güneşe ve tutmasını bekliyorduk gelmen için. Kar tutunca güneş, sen gelecektin. Umut ölmüştü. Sessizliğin o derin maviliğinde adını anmaya korkmaya başladık. Sağ ve solumuzda ki meleklerden bile saklamaya çalışıyorduk seni ve tam da o anda bir rüzgâr vuruyordu seni hapsettiğimiz kaleyi. Nasılda inandırmıştık kendimizi burada olduğuna ve bizi sevdiğine? Neste’de hayat zordu ve Simeranya da Peyami Safa bekliyordu bizi.

Lalesi gibi İstanbul’un; yitmiştin ve artık seni bulamıyorduk. Tüm yazarlar kitaplarına özürle başlıyordu senden başkasını sevdikleri için, onları bile kahrediyordun farkında değildin…

Isınmak için, yakında olduğunu hayal ediyorduk. Bir mektup yazıp senelerce yanımızda taşıyorduk ve senden başka herkes biliyordu seni sevdiğimizi. Hep, biraz daha batıyorduk ama farkında değildik.

Korku. Ya birde sen düşersen hayallerimizden? Ya birde İstanbul boğarsa seni? Ya, ya birde…

O kadar kolay olmamalıydı ve sen sessiz çığlıklarımızı duymamalıydın, ama fark ediyordun işte. Biz yaklaştıkça sen uzaklaşıyordun ve yazdıklarımıza arabesk diyordun, ben olsam öyle yazmazdım.

(L) Kalkan düştü, maske düştü. İstanbul’u bizden alan fırtına Neste’yi de yerle bir etti ve biz yapayalnız kaldık. Üşüyoruz ve sen bize çok uzaksın. Kalbimiz bir türlü sana ulaşamıyor. Ellerimiz sana aşk mektubu yazamıyor ve imkânsızlığı kavrayamıyor aklımız.

Utanıyoruz. Biz hâlâ bırakıp gittiğin o tembel Medeni’yiz ve her karne günü gidiyoruz okulun önüne, belki gelirsin diye. Hiç gelmiyorsun. Zaman geçmiyor hiç ve biz nefes almasak da Dünya dönüyor.

(Ruh) Belki de biz ikimiz ikilektiği yaşarken, farkında olmasak da ruhlarımız birliktedir, o yüzden geceyi ve sonbaharı seviyoruzdur.(03:00:10 03 Aralık 2007)

… ve Güneş sanki hiç suçu yokmuşçasına yeniden doğuyordu. Ayın karanlık yüzünde tüm eflatunî aşklar buluşuyorduk. Monarosa ile başlayıp; Nesterosa ile bitiriyorduk. Sanki bir birimizle sözleşmiştik, isimleri asla ağzımızdan kaçırmıyorduk…

… ve bazen Dolunay basınca günü, Eflatunî bir bayram ilan ederdik tüm dünyada. Bülbül, kurban gitmezdi, şehrin sokaklarında kuş mezarları olmazdı. Ay doğardı ve sanki biz kavuşmuşçasına sevinirdik…

Gerçekler ikindi de ortaya çıkardı, Ay yok olurdu; bizler kaldırımlarda yalnız kalırdık bülbül mezarları ile. Sen imkânsızdın; hangimiz ölüyorduk?

Muhammed Medeni Baykal
03 Aralık 2007 Pazartesi 03:09:27
gece

2 kişi 5.0 olarak programladı

  • Currently 5/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Nesterosa / III - Eşdeğer

clock Nisan 6, 2008 16:20 by author Dream Raider //

Sensizlik karanlığa eşdeğer…

En sonunda günün, biz hâlâ başını cama dayamış, bir çocuk gibi yol gözlemekteyiz; ama ne yol var, ne sen… (01.11.2007 Perşembe 01:59:30) Asla gelmeyeceğini bilsek de beklemek zevk veriyor bize... Her gün yeniden doğan güneş gibi yepyeni bir umutla açıyoruz gözlerimizi. Gülümsüyoruz.

Nedendir bilinmez, kendimize itiraf edemiyoruz okuduğun üniversiteyi ve hep bir sıra boş bırakıp oturuyoruz; belki oturursun. Yıkılmak için birilerinin bize üniversiteler arası ders konmadığını söylemesini bekliyoruz.

Sensizlik, bir kâbus gibi peşimizi hiç bırakmıyor. Nereye gitsek hep yanımızda taşıdığımız bir nasır gibi. Kesip atamıyoruz; ama varlığı da bize zarar veriyor. (09.11.2007 Cuma 02:42:07) Sensizken, çocukluğumuza dönüyor psikolog. Seni buluyor orada ve o gülüşün bizi biraz daha kapatıyor içimize…

İkilektiğini yaşarken, sensizliğin; kendimizi tutamıyoruz ve yalandan da olsa birileriyle çıkıyoruz. İşte sen, tam da o anda; gerçek hayatta olmasa da rüyalarımızda bize somurtuyorsun ve biz hiç uyumuyoruz, bu yüzden. Senin sitemin bitiriyor bizi… Kendi kurduğumuz dünya da bile başrol değiliz. Orada sen; ya bize somurtuyorsun ya da arkanı dönmüş, sana asla ulaşamayacağımız bir hızla gidiyorsun…

Zaman değişti, ama sen hep oradasın. Hiç büyümüyorsun ve yaşlanmıyorsun. Hiç değişmiyorsun. Varlığından beri, biz bir adım gelirsek; sen iki adım gidiyorsun. Ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş; biz hep seni hissediyoruz ve görüyoruz.

Kayboluyoruz gözlerinde. Biz seni iskambilden kalemize hapsettikten sonra, acımızı çekmeye başlıyoruz ve önemi kalmıyor saçlarına kimin dokunduğunun. Adını azına kimin aldığının; çünkü biz zaten yalanın iskambil kalesini kurmuşuzdur ve sen artık bizim yan komşumuzsundur. Bazen, en yakın arkadaşımız ve bazen bir bilgisayar dâhisi. Sadece elbiseni değiştiriyorsun ve bazen de çıktığımız kız oluyorsun…

Adın gibi değişmeyen şeylerde var. Her yalanda sana aşığızdır mesela. Bazen sevdiğimiz halde terk etmişizdir, bazen ise terk edilmişizdir. Her tanıdık farklı tanır seni. Nesterosa, bizi affet. Sana yazılanları, bazen başkalarına verdik.

Rahattık belki, bazılarına sana ulaşabildiğimiz yalanlar söylerken; ama gerçek seni hiç unutmadık. Sen hep oradaydın ve sana kalbimizden yazılar yazıyorduk. Sen her ne kadar arabesk bulsan da bazıları beğeniyordu… Zaten sen hep ulaşılmaz olmalıydın ve biz hep acı çekmeliydik.

Ansızın çıkıp gelsen,” hayalleri kurmalıydık sabaha değin. Her yazıyı sana verme umuduyla, yazmaya başlayıp; hiçliğin o acınası küçüklüğüyle bitirmeliydik. Bazen hatalarımızı örtmek için sana çamur atmalıydık.

Nasıl olsa seviyorduk ve sen kendini savunamazdın. Biz de yalanlar uydurup; seni başrolde oynatmalıydık. Zaten senin de istediğin bu değil miydi? “Seviyorsan için de tut!” gibi bir tokat gibi çarpmıştı yüzümüze ilkokulda. O şokla aklımızı mı yitirmiştik, ne dersin? Belki de gözümüzü biraz ayırmalıydık senden?

Leyle yazmak düşmüştü bize de. Çünkü uyuyamıyorduk. Gözümüzü kırpınca biz, içimizde ki sen dikiliyordun karşımıza ve biz bir şey diyemiyorduk.

İnsandık, ya da kendimizi insan zannediyorduk; işte bu yüzden nefes almak zorundaydık; ama aldığımız her nefesin bizi senden uzaklaştırdığını bile bile nefes almak, Azrail’in bunca günahtan sonra canımızı söküp alması kadar acıtıyordu...

Güneşle, ya doğ ya doğayım kavgası yaparken sen; biz giderek daha da yok oluyorduk. Hep bir patlamayı bekliyorduk, tam da kendimizi yok edecekken; gözlerin dikiliyordu karşımıza ve biz, bitemiyorduk…

Ansızın çıkıp gelsen,” hayalleri kurmalıydık sabaha değin; kış gelmişti ve güneş hiç doğmuyordu. Kıştan sonraki mevsimi okusak da efsanelerde, onlara da inanamıyorduk. Tam da uçacakken kelebek, kanatlarımızın olamadığını fark edip; karamsarlığa düşüyorduk… (09.11.2007 Cuma 03:26:36)

En acınası şey de neydi biliyor musun? Biz “bizi de gör” diye parladıkça; senin göz bebeklerin küçüldü. Zaten hayatında, gereksiz ve unutulmuş bir ayrıntıydık. Biz, seninle ilgili senaryoları oynarken; sen bizim adımızı bile ağzına almıyordun belki. Biz, “bizi de gör” diye parladıkça yavaş yavaş tükeniyorduk sönen bir güneş gibi. Hayatımızın yönetimini kaybediyorduk ve bizi reenkarnasyon düşü ile cehenneme düşmüş gibi hayal kırıklığına sürüklüyordu gözlerinin yokluğu.

Şimdi de, tıpkı geçmişteki gibi biliyoruz, sen imkânsızsın.

Değerinin farkında değilsin, sen; ama biz senin farkındaydık hep. Senin bizi önemsemeden söylediğin tüm o sözcüklerinin, en basiti üzerinde bile saatlerce düşünürüz. En basit hareketini, günlerce analiz ederiz. Her ne kadar yalancılıkla suçlasak da Yalnızız’da Peyami Safa’yı aslında bizi mi anlatmış?

En yakın olduğumuz zaman bile sana, kendimizi en fazla üçüncü kişi olarak ifade edebiliyorduk. Belki de bir kimliğimizin olmayışı, seninle bizim aramızdaki o görünmez duvarı yıkılması imkânsız hale getiriyordur; ama ne yapabiliriz ki? Seneler sonra bugün bile, senden izinsiz aldığımız bir resmine saatlerce bakabiliyoruz ve hayır, hiç sıkılmıyoruz. Bir hışımla yazmaya başlıyoruz işte o zaman. “Bu son” diyoruz. “Bu kez ona vereceğiz”. Aslında her yazımızı sana okutmak isterdik; ama biz kimiz ki?

Gerçeklikle, sanallık arasında bir dünya da yaşıyoruz. Neresi ne kadar gerçek kestiremiyoruz hayatın ve gözlerimize bir perde iniyor. Her beyaz kâğıtta; bize kırgın ve kızgınsın. Arkamızı dönüyoruz, duvarda ki sen yüzümüze tükürüyorsun. Tam da diğerlerinden birini, bir kenara çekip seni seviyoruz diyeceğimiz anda; bir yıldırım olup iniyorsun tüm yokluğunla kalbimize. Yalnız da değilsin. En olmayacak insanlarla birlik olup, bizi engelliyorsun. Beni en derinden vuracak sözcüklerini nereden biliyorsun? “Kendinizi tutamıyorsunuz değil mi?

En kararlı halimizle bile sana karşı koyamıyoruz. Gözlerinde ki o derin kahverengi bizi saydamlaştırıp siliyor dünyadan ve tümüyle itaatkâr hale geliyoruz. Boynumuzu büküp, köşeye geçiyoruz. Sen yokken bile, bizi yönetebiliyorsun.

Renginde bizi boğan gözlerinde bize karşı en ufak bir sevgi bile görmedik. Gözbebeklerin bize odaklamadı bir kez bile. Bir karıncaya verdiğin önemi bile kıskanıyoruz. O kadar sensiziz ki; seninle yalanlarımızda buluşuyoruz. Çalmayan telefonlarda konuşuyoruz. Yaşanmamış hatıralarla; hatırlanabiliyorsak, hatırlanıyoruz. O kadar sensiziz ki, adın bile yüzlerce manaya geliyor ve bizi bitiriyor. Sana Merve demediysek, elbet bir sebebi vardı. Nesterosa, bizi affedebilecek misin; seninle kendimizi yalanlar bile olsa buluşturmaya cüret etiğimiz için? Biliyorum, bizi kınamaya bile tenezzül etmezsin. Nerede görülmüş ki; Güneş, Ay’a cevap versin?

Muhammed Medeni Baykal
13 Kasım 2007 Salı 03:14:10
gece

2 kişi 4.5 olarak programladı

  • Currently 4,5/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Ders Çalışacağım (!)

clock Nisan 6, 2008 13:56 by author Dream Raider //

Cuma akşamı 17:30 vapuru ile sevdiğim o şehre doğru yola çıktım, diye yazmayı isterdim ama vapuru kaçırınca inanılmaz sıkıcı bir otobüs yolculuğunu tahammül etmek zorunda kaldım. Otobüste üç buçuk saat şerit sayarak geçmez; bende iki tane dergi aldım. PC Magazine ve PC World. Hangisi olduğunu tam olarak hatırlamıyorum ama dergilerden bir tanesi tam bir "magazin dergisi" olmuş. En başından en sonuna kadar, neredeyse tanıttığı her üründe; "sevgiliniz böyle bir şeyi beğenmeyebilir", "hâlâ bulmadıysanız, buradan bulabilirsiniz" tarzı yazılarla doluydu...

Severek okuduğum bir sürü yazarı olduğu için aldığım BYTE dergisini ise bu ay almayacağım. Kapak konusu sebebiyle dergiyi protesto ediyorum. Böyle bir kapak konusu ile çıkmak ve bunun savunma amaçlı olduğunu söylemek; bir tabancanın altına "eğitim amaçlıdır" yazmak gibi... BYTE'a olan saygım bitmedi henüz; bir daha ki ay büyük bir hevesle alacağım dergilerden birisi.

Her neyse, yarın Fizik vizem var ve İstanbul'a gitme sebebim de ders çalışmaktı. Sırf bu amaçla gittiğime kendimi inandırmak için 30 kilo kitap taşıdım, ve'lhasıl Cuma akşamı orada olmama rağmen Cumartesi gününe kadar kitap açmadım.

Cumartesi, bir arkadaş aradı ve toplandık; ben otuz kilo kitabı hâlâ taşıyorum, ders çalışacağım(!). U'yu aradık, o fizik sınavı olduğunu ve derş çalışması gerektiğini söyledi; bende telefona atladım: "gel! beraber çalışırız."

Uğur saat 19 gibi geldi, ama banasının arabasını alıp gelmişti, belli bir süre zaptettik herkesi; en sonunda Sultanahmet'te kebap yiyip, tekrar ders çalışmak için geri dönmeye karar verdik. Döndüğümüz de saat 23'dü. A ile E'nin sınav derdi yok tabii, dışarı çıktılar. U ile ben; kaldık ve Fizik çalışacağız...

... 30 dk sonra.

A, tekrar aradı; biz nasıl kabul ettik bilmiyorum ama kendimizi bebek sahilinde bulduk, aslında tek amacımız Mc Donald's'tan MilkShake almaktı... Cumartesi gecesi; o trafiğe giren zekiler olarak biz eve saat 2 de dönebildik ve ben hâlâ kararlıydım, ders çalışacaktım. 3'de uyudum. Pazar saat 9 da kaltım ve evime gittim. Akşam saat 17:30 feribotu ile geri dönecektim; evde ders çalışırım umudu var hâlâ tabii. Gelirken Bursa / Güzelyalı'da bir gökkuşağı yakaladım; Resim I, Resim II ve Resim III...

Saat şuan gece 12; günlerden pazar ve yarın sabah 6'da kalkıp 11'de ki sınava çalışacağım...

İnşallah....

1 kişi 5.0 olarak programladı

  • Currently 5/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Miskinlik

clock Nisan 3, 2008 04:50 by author Dream Raider //

O kadar, yoğun bir haftaki; günlüğe yazmaya vakit bulamıyorum. Bir çok üniversite öğrencisi gibi bende vizelere/finallere son hafta çalışanlardanım sanırım. Haftaya 8 tane sınavımız var, ne diyeyim... Kolay gelsin bana.

İlk puanı siz verin

  • Currently 0/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Nesterosa / II - Leyl

clock Mart 28, 2008 15:23 by author Dream Raider //

Nesterosa, bitiyoruz. Bizden hiç kalmadı. Yaşamaya yetecek kadar umudumuz yok artık… Nesterosa bitiyoruz ve bunu bizden başka hiç kimse bilmiyor… Nesterosa bitiyoruz ve bunu kimse bilmiyor. Her şeyin sonuna koyacak bir noktayı bırak, bir virgülümüz bile kalmadı…

En acısı da, gün dahi kurtaramadı bizi, kar bile izinle güzeldi… Ay da yok ki biz biterken, oysa biz hep Ay’dık. Güneş desen, zaten hiç yoktu. Bitiyoruz… Ne olur, artık büyüme kalbimizde, kalbimizde bize yetecek yer kalmadı… (10 Haziran 2007 Pazar 12:46.00)

Sessizlik ve sensizlik bizi bir Zümrüdüanka kuşunun pençelerinde Kayıp Ülke’ye götürüyor sanki… Biz biliyoruz ki, sensizlikle başlayan hiçbir hikâye mutlu sona ermeyecek. Nesterosa, bitiyoruz ve bitiyorsun. Belki henüz bilmiyoruz Zümrüdüanka’nın sonunu ama her şeyin zamanı var…

Tam da ortasından vurmuştun kalbimizi. Bırak, bitsin dediğin zaman; sanki her şey bitmişti. Konuşacaktık, konuşmaya harfimiz yoktu; yazacaktık kalemimiz yoktu… Sen nokta koy, dediğin zaman koyacak noktamız bile yoktu… Bir sevdadan, diğerine atlamış ama tutunamamıştık ve uçuruma doğru, Newton’un bile hesaplayamayacağı kadar hızlı düşüyorduk. Çok acıtmıştın…

Eh, o kadar ahmakmışız ki, sen bitsin dediğinde sana “en azında ikimizin de kimseye söyleyemeyeceğimiz bir sırrımız var artık demiştik”… (09 Eylül 2007 Pazar 22:22:42) O kadar ahmakmışız ki, senin arkanı dönüp gidişin bile anlatamamış bize o acı gerçeği. Gerçeği anlatamamış, parmağının meşgul tuşu üzerinde pusuya yatması bile. Oysa haliç bile temizdi artık. İstanbul’da hayat daha güzel olmalıydı. Haliç bile temizdi artık ve artık güllerin dikenleri olmamalıydı.

Rahat mısın şimdi? Tüm ayrıntıları ile bir hayatı berbat ettin. Yerini kimse dolduramıyor. Adın hep orada ve biz onu silemiyoruz. Sağına, soluna, üstüne ve altına isimler yazıyoruz; ama üzerine bir isim yazmadıkça tüm isimler sanki hiç yazılmamış gibi oluyor. Üzerine de yazamıyoruz ki! Hep daha yeni bir kalem gerekiyor ve biz yeniliklere alışık değiliz… (13 Ekim 2007 Cumartesi 00:40:17)

Oysa bilmiyor muyduk ki çölde her adımımız toz kaldırıyor ve her çabamız daha çekilmez kılıyor bu hayatı. Biz mi batıyoruz, ufuk mu hep biraz daha yükseliyor. Her adımımız toz kaldırıyor, hava biraz daha çekilmez oluyor… Çölde güneş oluyorsun, biz kavruluyoruz…

Sana anlatmadık hiç. (17 Ekim 2007 Çarşamba 01:14:33) Gökyüzünü anlattık belki, belki bir düşü anlattık; ama seni anlatamadık hiç. Tam ağzımızı açacakken, bir hışımla susturdun bizi. Tam hayatına adımımızı atacakken, tüm girişlerine engel koydun hayatının. Biz, hep, köşede duran ve sömürülmesi gereken bir dekorduk sana göre. Bir değeri yoktu senin için dünyamızı sel götürmesinin… Grevdeydik sanki ve sen kalbini kapatmıştın bize…

Anlamadın, oysa haliç bile kokmuyordu artık. Bir şeyler hep daha iyi oluyordu ve biz farkındaydık… Çok zekiydik ya, her hareketimiz planlıydı… Seni seven o saf kalbimiz vurulan her zincire tepki gösteriyordu. Tüm saklama çabalarımız bir itiraf haykırışıydı aslında…

Merkezine seni koymuştuk hayatın ama yine de anlaşamıyorduk seninle. Bizce tek hatamız, aynı dili konuşmamamızdı; biz sevginin acı dilini, sen ise gururun, kör dilini konuşuyordun. Biraz daha heyecanlandıkça biz, sen hep uzaklaşıyordun…

Hiç öğrenemedik ki senin dilinde sevgiyi. Hiçbir sözlükte yoktu. Sanki daha bitmemiş bir roman gibiydi; sözlüğün. Talihsiz Serüvenler Dizisi. Hiçbir zaman bulamadık sevgiyi sende… O saf düşüncelerimizle nereden bilebilirdik ki sözlüğünde; onu, tatmin ile yalan arasına sıkıştırdığını…

Ah, Merve bilemezsin… O kadar acıtıyor ki adını bile ağzımızdan kaçırıyoruz. O kadar acıtıyor ki… Yalanlar söyleyip; kendimizde inanıyoruz ve bir huzursuzluk kaplıyor tüm benliğimizi… “Hayır, o sidiğe benzeyen sıvı; aslında elmalı buzlu çay. Alkol değil…” Ah, Merve bilemezsin, adını ikinci kez ağzımızdan kaçırırken en sevdiklerimizin bizi vurması acıtıyor. Sanki hiç yokmuşuzcasına bir eksiklikle doluyor her yanımız.

Adında bir kara büyü var, adın bir aşk iksiri. Sadece adın bile yetiyor bir insana ısınmamıza. Biz biliyoruz ki, onları hiç tanımasan da ya da görmesen de adın onları şereflendiriyor.

Aslında seni suçlayamayız. Her ne kadar bir aşkı tatmin ile küçültmesek de, yalanlar ile gölgeliyoruz… Kendimizi, kötü rüzgârın bir iskambili savuramayacağına inandırıp; seni yalanların iskambil kalesine hapsediyoruz… Bu hapsediş, seni unutturmuyor. Sadece endişeli gözlerle bir rüzgâr beklememize sebep oluyor ve biz düşünemiyoruz. Aklımız, yalanlarla o kadar dolu ki, bazen adını bile unutuyoruz. Belki de o yüzden takma isim kullandık?

Belki de o yüzden takma isim kullandık? Belki de her önümüze çıkan kızla yerini değiştirmeye çalışmamızdan kaynaklanıyor? Yoksa sana neden Feryal dedik? Nesterosa dedik?Rüya dedik? Belki de hepsi pis bir kurmacaydı… Kendimizi çok zeki sanıyoruz, tüm mesele bu olsa gerek, ne dersin? Her yazıya, aptalca sırlar gömmeye çalışmak gibi saçmalıklarla başka kim uğraşır? Hepsi sana hava atmak için, ama senin tek tepkin; yazdıklarımıza arabesk demek oluyor.

Yoksa biz de mi bu sevdayı tatminle kirlettik, farkında olmadan. Yazıklarımızı okutup, tebrik almak bizim için bir tatmin sebebi mi?Belki gözümüzü senden ayırmayışımız, kendi hatalarımızı görmemize engel oluyordur?

Ve haliç temiz değildir belki, yüzeyine bakmamız bizi kandırıyordur… Nereden biliyoruz ki, dibinde Bizans altınları yerine dışkı bulmayacağımızı? Şairin Tiryandafila’ya olan aşkı bile kurmacaydı; neden Leyla’ya inanmalıydık ki?

Düşünüyoruz; öyleyse neden seviyoruz? Kime inanacaktık, Aslı’ya mı? Üçayağı yalanlarla dolu bir şey nasıl gerçek olur ki? Aşk yalan!

Aşk, yalan! Sadece insanların birbirlerine karşılıklı söyledikleri yalanlar bütünü… Herkes yalanın farkında; sadece işlerine gelmiyor…

Muhammed Medeni Baykal
19 Ekim 2007 Cuma 03:46:16
gece

2 kişi 5.0 olarak programladı

  • Currently 5/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5



Bu sitede ki tüm dökümanlar Tasdiks ile tasdiklenmiştir.

Telif Bilgileri

Ajanda

<<  Ağustos 2008  >>
PaSaÇaPeCuCuPa
28293031123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
1234567

Geniş Ajandayı Göster

Katalog Ivır-Zıvırları

My BlogCatalog BlogRank

Sign in