Nesterosa

Muhammed Medeni Baykal

Nesterosa / VI – Boşluk

clock Nisan 14, 2008 14:04 by author Dream Raider //

Boşluk bakışımızın biçimini alıyor…

O zaman, tüm gerçekler artık anlamsızlaşıyor. Sen bir tokat gibi yapıştırmışsındır cevabını. Bencilsin. (24 Aralık 2007 04:24:19) Nutkumuz tutulurdu. Bir anda duraksar ve sorardık: biz ne yapıyoruz... (29 Aralık 2007 01:27:10) Sarılıp bir umutsuzluğa, geceyi sayardık yıldız, yıldız. Yıldızlar bitmezdi, gece de bitmedi.

Şaşkındık. Sanki tek ayak üzerinde durmamız gerekiyordu ama biz bulamıyorduk; bizi sen yapan o duyguyu içimizde artık. (31 Aralık 2007 04:04:40) Sen sadece boşluk olmuştun sanki. Şaşkındık, tüm umutlarımızı toplamış sana ulaşmaya çalışırken yokluğunun o acı boşluğu bitirmişti bizi…

(L) Neste’de yokluğun o acı çölünde can çekişiyorduk, biz divane oluyorduk sen güneş… Seninle oldukça kendimize zarar veriyorduk, belki de, bu yüzden hiç beraber olmadık. Bu gezegenin bilimi kestiremiyordu bizim buluşmamızı; ama sefil kalbimizle biz hep buluşmayı hayal ediyorduk.

Umut. Hep yok olan umut, hala yok…

Kalmadı, takatimiz kalmadı. Sesin kalmadı. Kokun kalmadı. Görüntün kalmadı. Her şeyinle yavaşça silindin hayatımızdan. Kalmadı, hayatımız kalmadı. Güneş hep doğacaktı ama yine de ruhumuz sensizdi.

Boşluk, bizi sana yakınlaştırıyor. Boşluk artık senin temsilin… Boşluk, yenilgimizin sembolü… Hayatımızda ki yerin. Sen çekildin hayatımızdan ve şimdi sıra bizde, seni hayatımızdan çıkarmalıyız…

Muhammed Medeni Baykal
09 Şubat 2008 Cumartesi 04:10:43
gece

4 kişi 4.3 olarak programladı

  • Currently 4,25/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Nesterosa / V - Bencil

clock Nisan 11, 2008 03:47 by author Dream Raider //

Nesterosa’dan:

“Benden resmimi istemiş olsaydın, sana düşünmeden atardım, ama sen istemedin; çünkü sana göre o hayalleştirdiğin ben sana resmini atmazdım. Ama yanılıyorsun! İmkânsızlaştırıyorsun ve kendi içinde büyütüyorsun. Ben hiçbir şey yapmıyorum, yapmadım. Sen şiirlerine, beynine ve ruhuna bir hikâye arıyorsun. Senin karakterine bu hikâyeyi tamamlayan imkânsız bir aşk oluyor. (03 Aralık 2007 18:12:00)

Neyse ki çok konuşmak istemiyorum bu konuda. (03 Aralık 2007 18:12:49) ama her şey den önce, bencilsin. Sadece senin bir takım duygulara sahip olabileceğini düşünen koca bir bencilsin. (03 Aralık 2007 18:13:50)

Artık seninle arkadaş kalmak istemiyorum Medeni. Bir daha bana ait alanlara izinsiz girmeni, benim hayatımla, duruşumla, kişiliğimle, yaşadığım şeylerle ve benimle ilgili hiçbir şeye el sürmeni istemiyorum.

Seni anlayabilirdim, resmimi izinsiz aldığını görünce seni anlamanın senin dahi yapamadığın bir şey olduğunu fark ettim.

Sen imkânsızlığa âşık olmuşsun bana değil. Neden biliyor musun medeni? (03 Aralık 2007 18:14:35)

Umarım o büyük sevgin bir daha bu konuyla ilgili hiç bir şey duymak istemiyor oluşumu(şiddetle ve şiddetle!) önemser.

Lütfen senden nefret etmemi sağlama Medeni... (03 Aralık 2007 18:17:54)”

Nesterosa'ya:

“Evet, aslında haklısın, ben koca bir bencilim ve seni sevmemin tek sebebi de büyük ihtimalle malzeme bulmaktı bir şeyleri yazmak için, ama yine de senden özür dilerim.

Sadece şunu bilmeni isterim, hiç bir özel alanına izinsiz girmedim (ilkokuldaki olayı saymazsak), sadece bir resmin vardı, alanından indirmiştim. Her neyse. İsteğin o ise emin ol uygulayacağım. Kendine iyi bak.”

 

Sen bir şey yapmadın, yapmıyorsun. Biz sadece bitiyoruz ve daha fazla çırpınmamak için can vermek üzereyken bile yalan söylüyoruz.

Ama beceremedik işte, üçüncü ve son kez nefes almaya kalktık ve beceremedik. Gözlerimizi kapadık, artık ölmeyi bekliyoruz, seni sadece uzaktan izliyoruz.

Bir hikâye daha bitti. Şimdi yeni yalanlar için yeni bir deste hazırlamak lazım. Bir başka isimle anılmak için hazırlan… Şiirlerde, Rüya Denen’din, Lise de Gamze ve en kör, en acımasız hayallerimde Neste Kraliçesi Nesterosa’ydın.

Kendimizi, biz bile anlayamazdık. Çünkü aklımızı o ilkokulda ki melek, kalbimizi götürürken; yanlık olarak almıştı.

Belki de artık başka birini bulmalıyız? Belki, seni ismiyle yaşatan birini; belki gözleriyle ya da belki de “Sadece Kahverengi” lerden birisi olmalı. Tıpkı senin istediğin gibi... Bir hayalet çekiliyor; hayatından ve senin için pek bir farkı olmasa da bizim için…

Muhammed Medeni Baykal (kısmen, Merve S.)
08 Aralık 2007 Cumartesi 02:07:29
gece

2 kişi 3.0 olarak programladı

  • Currently 3/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Nesterosa / IV - Gün

clock Nisan 8, 2008 14:21 by author Dream Raider //

Gök hep aydınlık olur ve güneş sanki hiç suçu yokmuşçasına yeniden doğar. Boynu bükük olur âşıkların ve bir kat daha çıkarlar yalanın iskambil kalesine. Hep geceleri yaşar Ay. Sanki hiç suçu yokmuşçasına Güneş her gün yüzümüze bakar ve Ay sadece gider. Çünkü…

Ölümle buluşurlar, sevilenlerle unutulanlar ve bir yel götürür kaleyi. Artık umut kalmamıştır, dünya bize danışmadan dönmektedir. Oysa biz, sahrada savrulan kumdan bile çekiniyoruzdur. Kalbimizin Everest’inden ilk parçanın kopmasından beri büyümüştür çığ ve artık inmek üzere bu şehre.

Kimseliğimiz, giderek hiç kimseliğe dönüşüyor… Sekizinci sınıfta, seviyorsan içinde tut ile yediğimiz tokadın izi giderek daha da kırmızılaşıyor ve biz artık bu izi kapatamıyoruz. Hep sağımıza yatıyoruz, elinin değdiği tek yerimizi korumak için. Hiçbir göze güzel diyemiyoruz, senin kinle bakan gözlerin aklımızda iken. Ay sadece gidiyor, çünkü dönüp seni seviyorum demeye yüzü yok.

Hangi kitap anlatacaktı ki seni? Neden tüm soğuk gecelerde, gökyüzünde o mahzun yıldız çıkar? Yoksa sende hatırlıyor musun, çoban yıldızının hikâyesini? Biliyoruz, biz hiç göğe yükselemeyeceğiz ve yıldızımızın hikâyesi hiçbir ders kitabında işlenmeyecek. Sadece İstanbul bilecek…

En sonuna kadar saklayacaktık seni, senden. Seviyorsak, içimizde tutacaktık; ama o kadar büyüdün ki, o kadar büyüdün ki; kalbimizde bize yer kalmadı. Gördüğümüz her gözde seni arıyoruz. İmkânsızlıklara koşmayı seviyoruz belki de? Biz de senin yüzüne bakamıyoruz. Bizde utanıyoruz ay gibi.

Paslanmış umutlarımız artık parlamıyor ve biz hiçbir yerde günah çıkartamıyoruz. İlkokulda günlüğünü çaldığımızı kimseye itiraf edemiyoruz. Biz suçluyuz hâlâ hatırlıyoruz; kalbimizi o kemiren akrostişi. Çağlayan olup boğmak istiyorduk Çağatay’ı; ama elimiz kalmıyordu. Gözlerini umutla kenetlediğin böceklere bile zarar veremiyorduk.

Anlatamazdık hiç kimseye, sana telefon sapıklığı yapmamızın sebebini, nedeni sadece sesini duymak isteyişimizdi beklide. Belki sana biraz daha yakın olma isteğiydi ama Senden kaçmalıydık yine de. Bir sokaktan diğerine atlamalıydık senle karşılaşmamak için. İhtimal, sen yüzümüzü bile unutmuştun ama biz hâlâ karşılaşmamak için yolunu değiştirmenden korkuyorduk. Öylece dönüp gitmeden…

Yaşayabiliyorduk oysa sesini duymadan, gözlerini görmeden. Belki bir tek biz gerçeği söylüyorduk bir kıza, senle ilgisi yok derken… Sen, o kadar bizleşmiştin ki, bir başka dünyada, bir başka yerde, Neste dünyasında senle beraberdik.

Daha kendi kurgumuzda dahi başrol olamıyorduk hâlbuki. Orada bile sen hep ulaşılmazdın. Neste kraliçesi Nesterosa ve bir hiç kimse… Gerçek dedikleri bu dünyada ise, ne yapabiliriz ki? Hayat hiç bizlen değil ve sen imkânsızsın.

Işığın ölü karanlığında, sen düşüncesi ile gözlerimizi kırpamadık; korktuk, çünkü suçluyduk! Ne zaman birinin elini tutmaya kalksak; kilitleniyoruz. Her defasında ağzımızdan kaçırıyoruz: Seni seviyoruz, Merve

Nasıl bizi kendine bağladığını bilmiyorduk ama hep biraz daha parlıyorduk. Kar yağıyorduk güneşe ve tutmasını bekliyorduk gelmen için. Kar tutunca güneş, sen gelecektin. Umut ölmüştü. Sessizliğin o derin maviliğinde adını anmaya korkmaya başladık. Sağ ve solumuzda ki meleklerden bile saklamaya çalışıyorduk seni ve tam da o anda bir rüzgâr vuruyordu seni hapsettiğimiz kaleyi. Nasılda inandırmıştık kendimizi burada olduğuna ve bizi sevdiğine? Neste’de hayat zordu ve Simeranya da Peyami Safa bekliyordu bizi.

Lalesi gibi İstanbul’un; yitmiştin ve artık seni bulamıyorduk. Tüm yazarlar kitaplarına özürle başlıyordu senden başkasını sevdikleri için, onları bile kahrediyordun farkında değildin…

Isınmak için, yakında olduğunu hayal ediyorduk. Bir mektup yazıp senelerce yanımızda taşıyorduk ve senden başka herkes biliyordu seni sevdiğimizi. Hep, biraz daha batıyorduk ama farkında değildik.

Korku. Ya birde sen düşersen hayallerimizden? Ya birde İstanbul boğarsa seni? Ya, ya birde…

O kadar kolay olmamalıydı ve sen sessiz çığlıklarımızı duymamalıydın, ama fark ediyordun işte. Biz yaklaştıkça sen uzaklaşıyordun ve yazdıklarımıza arabesk diyordun, ben olsam öyle yazmazdım.

(L) Kalkan düştü, maske düştü. İstanbul’u bizden alan fırtına Neste’yi de yerle bir etti ve biz yapayalnız kaldık. Üşüyoruz ve sen bize çok uzaksın. Kalbimiz bir türlü sana ulaşamıyor. Ellerimiz sana aşk mektubu yazamıyor ve imkânsızlığı kavrayamıyor aklımız.

Utanıyoruz. Biz hâlâ bırakıp gittiğin o tembel Medeni’yiz ve her karne günü gidiyoruz okulun önüne, belki gelirsin diye. Hiç gelmiyorsun. Zaman geçmiyor hiç ve biz nefes almasak da Dünya dönüyor.

(Ruh) Belki de biz ikimiz ikilektiği yaşarken, farkında olmasak da ruhlarımız birliktedir, o yüzden geceyi ve sonbaharı seviyoruzdur.(03:00:10 03 Aralık 2007)

… ve Güneş sanki hiç suçu yokmuşçasına yeniden doğuyordu. Ayın karanlık yüzünde tüm eflatunî aşklar buluşuyorduk. Monarosa ile başlayıp; Nesterosa ile bitiriyorduk. Sanki bir birimizle sözleşmiştik, isimleri asla ağzımızdan kaçırmıyorduk…

… ve bazen Dolunay basınca günü, Eflatunî bir bayram ilan ederdik tüm dünyada. Bülbül, kurban gitmezdi, şehrin sokaklarında kuş mezarları olmazdı. Ay doğardı ve sanki biz kavuşmuşçasına sevinirdik…

Gerçekler ikindi de ortaya çıkardı, Ay yok olurdu; bizler kaldırımlarda yalnız kalırdık bülbül mezarları ile. Sen imkânsızdın; hangimiz ölüyorduk?

Muhammed Medeni Baykal
03 Aralık 2007 Pazartesi 03:09:27
gece

2 kişi 5.0 olarak programladı

  • Currently 5/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Nesterosa / III - Eşdeğer

clock Nisan 6, 2008 16:20 by author Dream Raider //

Sensizlik karanlığa eşdeğer…

En sonunda günün, biz hâlâ başını cama dayamış, bir çocuk gibi yol gözlemekteyiz; ama ne yol var, ne sen… (01.11.2007 Perşembe 01:59:30) Asla gelmeyeceğini bilsek de beklemek zevk veriyor bize... Her gün yeniden doğan güneş gibi yepyeni bir umutla açıyoruz gözlerimizi. Gülümsüyoruz.

Nedendir bilinmez, kendimize itiraf edemiyoruz okuduğun üniversiteyi ve hep bir sıra boş bırakıp oturuyoruz; belki oturursun. Yıkılmak için birilerinin bize üniversiteler arası ders konmadığını söylemesini bekliyoruz.

Sensizlik, bir kâbus gibi peşimizi hiç bırakmıyor. Nereye gitsek hep yanımızda taşıdığımız bir nasır gibi. Kesip atamıyoruz; ama varlığı da bize zarar veriyor. (09.11.2007 Cuma 02:42:07) Sensizken, çocukluğumuza dönüyor psikolog. Seni buluyor orada ve o gülüşün bizi biraz daha kapatıyor içimize…

İkilektiğini yaşarken, sensizliğin; kendimizi tutamıyoruz ve yalandan da olsa birileriyle çıkıyoruz. İşte sen, tam da o anda; gerçek hayatta olmasa da rüyalarımızda bize somurtuyorsun ve biz hiç uyumuyoruz, bu yüzden. Senin sitemin bitiriyor bizi… Kendi kurduğumuz dünya da bile başrol değiliz. Orada sen; ya bize somurtuyorsun ya da arkanı dönmüş, sana asla ulaşamayacağımız bir hızla gidiyorsun…

Zaman değişti, ama sen hep oradasın. Hiç büyümüyorsun ve yaşlanmıyorsun. Hiç değişmiyorsun. Varlığından beri, biz bir adım gelirsek; sen iki adım gidiyorsun. Ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş; biz hep seni hissediyoruz ve görüyoruz.

Kayboluyoruz gözlerinde. Biz seni iskambilden kalemize hapsettikten sonra, acımızı çekmeye başlıyoruz ve önemi kalmıyor saçlarına kimin dokunduğunun. Adını azına kimin aldığının; çünkü biz zaten yalanın iskambil kalesini kurmuşuzdur ve sen artık bizim yan komşumuzsundur. Bazen, en yakın arkadaşımız ve bazen bir bilgisayar dâhisi. Sadece elbiseni değiştiriyorsun ve bazen de çıktığımız kız oluyorsun…

Adın gibi değişmeyen şeylerde var. Her yalanda sana aşığızdır mesela. Bazen sevdiğimiz halde terk etmişizdir, bazen ise terk edilmişizdir. Her tanıdık farklı tanır seni. Nesterosa, bizi affet. Sana yazılanları, bazen başkalarına verdik.

Rahattık belki, bazılarına sana ulaşabildiğimiz yalanlar söylerken; ama gerçek seni hiç unutmadık. Sen hep oradaydın ve sana kalbimizden yazılar yazıyorduk. Sen her ne kadar arabesk bulsan da bazıları beğeniyordu… Zaten sen hep ulaşılmaz olmalıydın ve biz hep acı çekmeliydik.

Ansızın çıkıp gelsen,” hayalleri kurmalıydık sabaha değin. Her yazıyı sana verme umuduyla, yazmaya başlayıp; hiçliğin o acınası küçüklüğüyle bitirmeliydik. Bazen hatalarımızı örtmek için sana çamur atmalıydık.

Nasıl olsa seviyorduk ve sen kendini savunamazdın. Biz de yalanlar uydurup; seni başrolde oynatmalıydık. Zaten senin de istediğin bu değil miydi? “Seviyorsan için de tut!” gibi bir tokat gibi çarpmıştı yüzümüze ilkokulda. O şokla aklımızı mı yitirmiştik, ne dersin? Belki de gözümüzü biraz ayırmalıydık senden?

Leyle yazmak düşmüştü bize de. Çünkü uyuyamıyorduk. Gözümüzü kırpınca biz, içimizde ki sen dikiliyordun karşımıza ve biz bir şey diyemiyorduk.

İnsandık, ya da kendimizi insan zannediyorduk; işte bu yüzden nefes almak zorundaydık; ama aldığımız her nefesin bizi senden uzaklaştırdığını bile bile nefes almak, Azrail’in bunca günahtan sonra canımızı söküp alması kadar acıtıyordu...

Güneşle, ya doğ ya doğayım kavgası yaparken sen; biz giderek daha da yok oluyorduk. Hep bir patlamayı bekliyorduk, tam da kendimizi yok edecekken; gözlerin dikiliyordu karşımıza ve biz, bitemiyorduk…

Ansızın çıkıp gelsen,” hayalleri kurmalıydık sabaha değin; kış gelmişti ve güneş hiç doğmuyordu. Kıştan sonraki mevsimi okusak da efsanelerde, onlara da inanamıyorduk. Tam da uçacakken kelebek, kanatlarımızın olamadığını fark edip; karamsarlığa düşüyorduk… (09.11.2007 Cuma 03:26:36)

En acınası şey de neydi biliyor musun? Biz “bizi de gör” diye parladıkça; senin göz bebeklerin küçüldü. Zaten hayatında, gereksiz ve unutulmuş bir ayrıntıydık. Biz, seninle ilgili senaryoları oynarken; sen bizim adımızı bile ağzına almıyordun belki. Biz, “bizi de gör” diye parladıkça yavaş yavaş tükeniyorduk sönen bir güneş gibi. Hayatımızın yönetimini kaybediyorduk ve bizi reenkarnasyon düşü ile cehenneme düşmüş gibi hayal kırıklığına sürüklüyordu gözlerinin yokluğu.

Şimdi de, tıpkı geçmişteki gibi biliyoruz, sen imkânsızsın.

Değerinin farkında değilsin, sen; ama biz senin farkındaydık hep. Senin bizi önemsemeden söylediğin tüm o sözcüklerinin, en basiti üzerinde bile saatlerce düşünürüz. En basit hareketini, günlerce analiz ederiz. Her ne kadar yalancılıkla suçlasak da Yalnızız’da Peyami Safa’yı aslında bizi mi anlatmış?

En yakın olduğumuz zaman bile sana, kendimizi en fazla üçüncü kişi olarak ifade edebiliyorduk. Belki de bir kimliğimizin olmayışı, seninle bizim aramızdaki o görünmez duvarı yıkılması imkânsız hale getiriyordur; ama ne yapabiliriz ki? Seneler sonra bugün bile, senden izinsiz aldığımız bir resmine saatlerce bakabiliyoruz ve hayır, hiç sıkılmıyoruz. Bir hışımla yazmaya başlıyoruz işte o zaman. “Bu son” diyoruz. “Bu kez ona vereceğiz”. Aslında her yazımızı sana okutmak isterdik; ama biz kimiz ki?

Gerçeklikle, sanallık arasında bir dünya da yaşıyoruz. Neresi ne kadar gerçek kestiremiyoruz hayatın ve gözlerimize bir perde iniyor. Her beyaz kâğıtta; bize kırgın ve kızgınsın. Arkamızı dönüyoruz, duvarda ki sen yüzümüze tükürüyorsun. Tam da diğerlerinden birini, bir kenara çekip seni seviyoruz diyeceğimiz anda; bir yıldırım olup iniyorsun tüm yokluğunla kalbimize. Yalnız da değilsin. En olmayacak insanlarla birlik olup, bizi engelliyorsun. Beni en derinden vuracak sözcüklerini nereden biliyorsun? “Kendinizi tutamıyorsunuz değil mi?

En kararlı halimizle bile sana karşı koyamıyoruz. Gözlerinde ki o derin kahverengi bizi saydamlaştırıp siliyor dünyadan ve tümüyle itaatkâr hale geliyoruz. Boynumuzu büküp, köşeye geçiyoruz. Sen yokken bile, bizi yönetebiliyorsun.

Renginde bizi boğan gözlerinde bize karşı en ufak bir sevgi bile görmedik. Gözbebeklerin bize odaklamadı bir kez bile. Bir karıncaya verdiğin önemi bile kıskanıyoruz. O kadar sensiziz ki; seninle yalanlarımızda buluşuyoruz. Çalmayan telefonlarda konuşuyoruz. Yaşanmamış hatıralarla; hatırlanabiliyorsak, hatırlanıyoruz. O kadar sensiziz ki, adın bile yüzlerce manaya geliyor ve bizi bitiriyor. Sana Merve demediysek, elbet bir sebebi vardı. Nesterosa, bizi affedebilecek misin; seninle kendimizi yalanlar bile olsa buluşturmaya cüret etiğimiz için? Biliyorum, bizi kınamaya bile tenezzül etmezsin. Nerede görülmüş ki; Güneş, Ay’a cevap versin?

Muhammed Medeni Baykal
13 Kasım 2007 Salı 03:14:10
gece

2 kişi 4.5 olarak programladı

  • Currently 4,5/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Nesterosa / II - Leyl

clock Mart 28, 2008 15:23 by author Dream Raider //

Nesterosa, bitiyoruz. Bizden hiç kalmadı. Yaşamaya yetecek kadar umudumuz yok artık… Nesterosa bitiyoruz ve bunu bizden başka hiç kimse bilmiyor… Nesterosa bitiyoruz ve bunu kimse bilmiyor. Her şeyin sonuna koyacak bir noktayı bırak, bir virgülümüz bile kalmadı…

En acısı da, gün dahi kurtaramadı bizi, kar bile izinle güzeldi… Ay da yok ki biz biterken, oysa biz hep Ay’dık. Güneş desen, zaten hiç yoktu. Bitiyoruz… Ne olur, artık büyüme kalbimizde, kalbimizde bize yetecek yer kalmadı… (10 Haziran 2007 Pazar 12:46.00)

Sessizlik ve sensizlik bizi bir Zümrüdüanka kuşunun pençelerinde Kayıp Ülke’ye götürüyor sanki… Biz biliyoruz ki, sensizlikle başlayan hiçbir hikâye mutlu sona ermeyecek. Nesterosa, bitiyoruz ve bitiyorsun. Belki henüz bilmiyoruz Zümrüdüanka’nın sonunu ama her şeyin zamanı var…

Tam da ortasından vurmuştun kalbimizi. Bırak, bitsin dediğin zaman; sanki her şey bitmişti. Konuşacaktık, konuşmaya harfimiz yoktu; yazacaktık kalemimiz yoktu… Sen nokta koy, dediğin zaman koyacak noktamız bile yoktu… Bir sevdadan, diğerine atlamış ama tutunamamıştık ve uçuruma doğru, Newton’un bile hesaplayamayacağı kadar hızlı düşüyorduk. Çok acıtmıştın…

Eh, o kadar ahmakmışız ki, sen bitsin dediğinde sana “en azında ikimizin de kimseye söyleyemeyeceğimiz bir sırrımız var artık demiştik”… (09 Eylül 2007 Pazar 22:22:42) O kadar ahmakmışız ki, senin arkanı dönüp gidişin bile anlatamamış bize o acı gerçeği. Gerçeği anlatamamış, parmağının meşgul tuşu üzerinde pusuya yatması bile. Oysa haliç bile temizdi artık. İstanbul’da hayat daha güzel olmalıydı. Haliç bile temizdi artık ve artık güllerin dikenleri olmamalıydı.

Rahat mısın şimdi? Tüm ayrıntıları ile bir hayatı berbat ettin. Yerini kimse dolduramıyor. Adın hep orada ve biz onu silemiyoruz. Sağına, soluna, üstüne ve altına isimler yazıyoruz; ama üzerine bir isim yazmadıkça tüm isimler sanki hiç yazılmamış gibi oluyor. Üzerine de yazamıyoruz ki! Hep daha yeni bir kalem gerekiyor ve biz yeniliklere alışık değiliz… (13 Ekim 2007 Cumartesi 00:40:17)

Oysa bilmiyor muyduk ki çölde her adımımız toz kaldırıyor ve her çabamız daha çekilmez kılıyor bu hayatı. Biz mi batıyoruz, ufuk mu hep biraz daha yükseliyor. Her adımımız toz kaldırıyor, hava biraz daha çekilmez oluyor… Çölde güneş oluyorsun, biz kavruluyoruz…

Sana anlatmadık hiç. (17 Ekim 2007 Çarşamba 01:14:33) Gökyüzünü anlattık belki, belki bir düşü anlattık; ama seni anlatamadık hiç. Tam ağzımızı açacakken, bir hışımla susturdun bizi. Tam hayatına adımımızı atacakken, tüm girişlerine engel koydun hayatının. Biz, hep, köşede duran ve sömürülmesi gereken bir dekorduk sana göre. Bir değeri yoktu senin için dünyamızı sel götürmesinin… Grevdeydik sanki ve sen kalbini kapatmıştın bize…

Anlamadın, oysa haliç bile kokmuyordu artık. Bir şeyler hep daha iyi oluyordu ve biz farkındaydık… Çok zekiydik ya, her hareketimiz planlıydı… Seni seven o saf kalbimiz vurulan her zincire tepki gösteriyordu. Tüm saklama çabalarımız bir itiraf haykırışıydı aslında…

Merkezine seni koymuştuk hayatın ama yine de anlaşamıyorduk seninle. Bizce tek hatamız, aynı dili konuşmamamızdı; biz sevginin acı dilini, sen ise gururun, kör dilini konuşuyordun. Biraz daha heyecanlandıkça biz, sen hep uzaklaşıyordun…

Hiç öğrenemedik ki senin dilinde sevgiyi. Hiçbir sözlükte yoktu. Sanki daha bitmemiş bir roman gibiydi; sözlüğün. Talihsiz Serüvenler Dizisi. Hiçbir zaman bulamadık sevgiyi sende… O saf düşüncelerimizle nereden bilebilirdik ki sözlüğünde; onu, tatmin ile yalan arasına sıkıştırdığını…

Ah, Merve bilemezsin… O kadar acıtıyor ki adını bile ağzımızdan kaçırıyoruz. O kadar acıtıyor ki… Yalanlar söyleyip; kendimizde inanıyoruz ve bir huzursuzluk kaplıyor tüm benliğimizi… “Hayır, o sidiğe benzeyen sıvı; aslında elmalı buzlu çay. Alkol değil…” Ah, Merve bilemezsin, adını ikinci kez ağzımızdan kaçırırken en sevdiklerimizin bizi vurması acıtıyor. Sanki hiç yokmuşuzcasına bir eksiklikle doluyor her yanımız.

Adında bir kara büyü var, adın bir aşk iksiri. Sadece adın bile yetiyor bir insana ısınmamıza. Biz biliyoruz ki, onları hiç tanımasan da ya da görmesen de adın onları şereflendiriyor.

Aslında seni suçlayamayız. Her ne kadar bir aşkı tatmin ile küçültmesek de, yalanlar ile gölgeliyoruz… Kendimizi, kötü rüzgârın bir iskambili savuramayacağına inandırıp; seni yalanların iskambil kalesine hapsediyoruz… Bu hapsediş, seni unutturmuyor. Sadece endişeli gözlerle bir rüzgâr beklememize sebep oluyor ve biz düşünemiyoruz. Aklımız, yalanlarla o kadar dolu ki, bazen adını bile unutuyoruz. Belki de o yüzden takma isim kullandık?

Belki de o yüzden takma isim kullandık? Belki de her önümüze çıkan kızla yerini değiştirmeye çalışmamızdan kaynaklanıyor? Yoksa sana neden Feryal dedik? Nesterosa dedik?Rüya dedik? Belki de hepsi pis bir kurmacaydı… Kendimizi çok zeki sanıyoruz, tüm mesele bu olsa gerek, ne dersin? Her yazıya, aptalca sırlar gömmeye çalışmak gibi saçmalıklarla başka kim uğraşır? Hepsi sana hava atmak için, ama senin tek tepkin; yazdıklarımıza arabesk demek oluyor.

Yoksa biz de mi bu sevdayı tatminle kirlettik, farkında olmadan. Yazıklarımızı okutup, tebrik almak bizim için bir tatmin sebebi mi?Belki gözümüzü senden ayırmayışımız, kendi hatalarımızı görmemize engel oluyordur?

Ve haliç temiz değildir belki, yüzeyine bakmamız bizi kandırıyordur… Nereden biliyoruz ki, dibinde Bizans altınları yerine dışkı bulmayacağımızı? Şairin Tiryandafila’ya olan aşkı bile kurmacaydı; neden Leyla’ya inanmalıydık ki?

Düşünüyoruz; öyleyse neden seviyoruz? Kime inanacaktık, Aslı’ya mı? Üçayağı yalanlarla dolu bir şey nasıl gerçek olur ki? Aşk yalan!

Aşk, yalan! Sadece insanların birbirlerine karşılıklı söyledikleri yalanlar bütünü… Herkes yalanın farkında; sadece işlerine gelmiyor…

Muhammed Medeni Baykal
19 Ekim 2007 Cuma 03:46:16
gece

2 kişi 5.0 olarak programladı

  • Currently 5/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Nesterosa / I

clock Mart 23, 2008 13:17 by author Dream Raider //

Nereden geldiği belli olmayan bir çığlık patladı içinde. Sensiz ve acıtan… Geçmişin gözlerine dolandı. Tek mülkünmüş gibi ölesiye koruduğun, amaçsız ve umutsuz bir hayattı seninki! Daha ilkokuldan belli değimliydi hayalperestliğin?

En başından beri bilmiyor muydun, zaman geriye akmazdı. Her şeyin içindeki savaşın bitmesi ile başlayacağını bilmiyor muydun? Seviyorum mu yalandı, sevmiyorum mu? Daha kendine bile dürüst değilsin, yazık sana!

Sen kendini kandır. Artık bir değer ifade etmiyorsun. Sırrını kendine itiraf edince her şey düzeldi mi? Hayat seni kurtardı mı? Kabullen dostum, sen bittin…

Tam da yaşamaya başlayacakken, bitirmekten nasıl bir zevk aldın? Hâlbuki bir daha denemeyecektin. Kendini –en ufak hücrene kadar- esir gibi hissettiren bu sır, seni bitirecek…

En mutlu anın hangisiydi, ya da onun yanında olduklarından hangisiydi…

Rahatladığını düşünürken sen, seni yok edebilecek yeni bir aşka hazır mıydın? Kendine verdiğin sözleri nasıl unutursun? Aldattıkların arasına kendini de koymak seni rahatsız etmiyor mu?

Onda, o gözlerin sahibinde ne var? Onlarda ne var? Onda ve Merve’de ortak olan ne nedir ki seni kuşatıyor? Kurtulamazsın, kurtulamıyorsun… Peki, ama hiç denedin mi bırakıp gitmeyi, unutmayı? Kurtulamazsın, kurtulamıyorsun çünkü hiç denemedin ve denemeyeceksin…

Sen Nesterosa’yı severken sanki bilmiyorsun; haritalanmamış bir okyanusta yüzerek (var olduğu bile bilinmeyen) bir adayı bulmaya çalışken boğulabilirsin.

Aslında klasik aşk belirtileri, adı yerine takma ad kullanıyorsun, onu melek gibi yüceltiyorsun; ama soru hiç sorulmuyor: Peki, ya Nesterosa diye birisi hiç olmamışsa? (17.12.2006 21:21.25)

Sen söyleyebilir misin, en mutlu anın hangisiydi? En güzel anında bile ağlamak isteyen sen değil miydin? Kendine itiraf etmeyi “becerebildiğin” şeyi hatırlamıyor musun; gitmeseydi sevilmezdi. Yoksa hatırlamak mı istemiyorsun?

En uzun yazı kimin için yazıldı, en uzun yalan kimin için söylendi? Bir dostluk yalanıyla nasıl herkesi kandırabildin senelerce? Kandırılanlar arasında sende var mıydın? 

 

Neden en başında gerçeği söylemedin? Her şeyin birbirine girmesi mi gerekiyordu? Yaşaman için, ölümün mü gerekiyordu? Kabul et, her şeyin en sonuna koyacak bir noktanın kalmadığı fark ettiğin zaman sen çoktan bitmiştin… - İstediğin bu muydu? Nesterosa hâlâ suskun, Bilmiyor ki; susuşunda kara delik var… Bilmiyor ki kendimizi kaybettiğimiz yerde; onu buluyoruz… Ne zaman nefes alsan, gözleri aklında değil mi? Alıp verdiğin her nefeste bir adım daha uzaklaştığınızı bilmek; ama ölmemek için nefes almak canını yakmıyor mu? Nesterosa gitmeseydi, Nesterosa olur muydu? (26.12.2006 23:36:26)

Dediklerinin, yazdıklarının ve söylediklerinin tutarsız olduğunun farkında değil misin; ama bu hiç önemli değil, değil mi? İnsanların dikkatlerini başka yere çekmek kapatıyor, zaafını… Senden “nokta” istediği zaman, vermemenin sebebi sevgi miydi?

En basit olayı bile bir yalan zinciriyle süslüyorsun değil mi? Gözüne baktığın zaman için geçen tek düşüncenin “kahverengi” olduğu kızlara bile aşk mektubu yazdın… Sen Nesterosa’yı sevseydin, ona yazılmış mektupları kimseye verir miydin? Hayır, sadece kendine ve onlara yalan söylüyorsun…

“Ğerçek” kelimesinin yazdığın hiçbir yazıda olmamasının sebebini nasıl açıklayacaksın? Tıpkı neden kendini ele verdiğin gibi bunu da açıklayamazsın. Nesterosa, senden; her şeyin sonuna nokta koymanı istediği zaman; bir virgülünün bile kalmadığını gördün ve “bittim,” dedin, “artık düşünmekten bile korkuyorum…”

En saf, en temiz duyguları bile kirlettin! Düşünmekten korkmanın sebebi, sevgi miydi; yoksa yalan söyleme korkusu mu? Sen kendine bile dürüst olamadın ki, şimdiye kadar kaç kızla çıktın ve kaçını seviyordun?

Rahatsız mı oldunuz, sorularımdan? Yalan söylerken, pek bir rahattınız ama… Şimdi susun ve cevap verin, hangisi gerçekti; dostluk mu, aşk mı yoksa hiç birimi? Nesterosa’ya beslediğin şey neydi…

Sen, Nesterosa’yı seviyorsan; Rüya Denen kimdi peki?

İnsan ne kadar da çok yalan söyleyebiliyor değil mi?

Zahmet etme kendini savunmaya, herkes gibi bende biliyorum senin suçsuz olduğunu. Çünkü “tüm suç zaten Cezmi’de” havasında vitamin almakla meşgulsün. Suç hep bir üçüncü kişideydi. Filmin en güzel yerinde görüntü kayıyordu ve tüm suç zaten Cezmi’deydi…

Seni sevene mi giderdin? Hayır, sen bencilsin, bu da her şey gibi yalandı. Büyük bir yalan… Sen seni sevene de girmedin…

İnsan ne kadar da çok yalan söyleyebiliyor değil mi?

Neredeyse tüm yalanların sonuna geldik. Tüm cevapları bu paragrafın ilk harfi ile bitirdik. Yazılan her şeyin bir yalan mı; yoksa gerçek mi olduğunu anlayabilenler mutlaka vardır; üzülme…

Bir daha yazı yazabilecek misin? Bir daha yazı yazacak mısın? Bir daha sevecek misin? Bir daha, bir daha olacak mı? Yalanlarının iskambilden kalesini yıkarken; içinde vahşi bir tat var değil mi? Şair eksik söylemiş; vahşi bir tadı olan tek şey ayrılık değil, yalanın da vahşi bir tadı var!

Muhammed Medeni Baykal
28 Temmuz 2007 Cumartesi  03:36:42
gündüz

2 kişi 5.0 olarak programladı

  • Currently 5/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5



Bu sitede ki tüm dökümanlar Tasdiks ile tasdiklenmiştir.

Telif Bilgileri

Ajanda

<<  Ağustos 2008  >>
PaSaÇaPeCuCuPa
28293031123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
1234567

Geniş Ajandayı Göster

Katalog Ivır-Zıvırları

My BlogCatalog BlogRank

Sign in