Gök hep aydınlık olur ve güneş sanki hiç suçu yokmuşçasına yeniden doğar. Boynu bükük olur âşıkların ve bir kat daha çıkarlar yalanın iskambil kalesine. Hep geceleri yaşar Ay. Sanki hiç suçu yokmuşçasına Güneş her gün yüzümüze bakar ve Ay sadece gider. Çünkü…

Ölümle buluşurlar, sevilenlerle unutulanlar ve bir yel götürür kaleyi. Artık umut kalmamıştır, dünya bize danışmadan dönmektedir. Oysa biz, sahrada savrulan kumdan bile çekiniyoruzdur. Kalbimizin Everest’inden ilk parçanın kopmasından beri büyümüştür çığ ve artık inmek üzere bu şehre.

Kimseliğimiz, giderek hiç kimseliğe dönüşüyor… Sekizinci sınıfta, seviyorsan içinde tut ile yediğimiz tokadın izi giderek daha da kırmızılaşıyor ve biz artık bu izi kapatamıyoruz. Hep sağımıza yatıyoruz, elinin değdiği tek yerimizi korumak için. Hiçbir göze güzel diyemiyoruz, senin kinle bakan gözlerin aklımızda iken. Ay sadece gidiyor, çünkü dönüp seni seviyorum demeye yüzü yok.

Hangi kitap anlatacaktı ki seni? Neden tüm soğuk gecelerde, gökyüzünde o mahzun yıldız çıkar? Yoksa sende hatırlıyor musun, çoban yıldızının hikâyesini? Biliyoruz, biz hiç göğe yükselemeyeceğiz ve yıldızımızın hikâyesi hiçbir ders kitabında işlenmeyecek. Sadece İstanbul bilecek…

En sonuna kadar saklayacaktık seni, senden. Seviyorsak, içimizde tutacaktık; ama o kadar büyüdün ki, o kadar büyüdün ki; kalbimizde bize yer kalmadı. Gördüğümüz her gözde seni arıyoruz. İmkânsızlıklara koşmayı seviyoruz belki de? Biz de senin yüzüne bakamıyoruz. Bizde utanıyoruz ay gibi.

Paslanmış umutlarımız artık parlamıyor ve biz hiçbir yerde günah çıkartamıyoruz. İlkokulda günlüğünü çaldığımızı kimseye itiraf edemiyoruz. Biz suçluyuz hâlâ hatırlıyoruz; kalbimizi o kemiren akrostişi. Çağlayan olup boğmak istiyorduk Çağatay’ı; ama elimiz kalmıyordu. Gözlerini umutla kenetlediğin böceklere bile zarar veremiyorduk.

Anlatamazdık hiç kimseye, sana telefon sapıklığı yapmamızın sebebini, nedeni sadece sesini duymak isteyişimizdi beklide. Belki sana biraz daha yakın olma isteğiydi ama Senden kaçmalıydık yine de. Bir sokaktan diğerine atlamalıydık senle karşılaşmamak için. İhtimal, sen yüzümüzü bile unutmuştun ama biz hâlâ karşılaşmamak için yolunu değiştirmenden korkuyorduk. Öylece dönüp gitmeden…

Yaşayabiliyorduk oysa sesini duymadan, gözlerini görmeden. Belki bir tek biz gerçeği söylüyorduk bir kıza, senle ilgisi yok derken… Sen, o kadar bizleşmiştin ki, bir başka dünyada, bir başka yerde, Neste dünyasında senle beraberdik.

Daha kendi kurgumuzda dahi başrol olamıyorduk hâlbuki. Orada bile sen hep ulaşılmazdın. Neste kraliçesi Nesterosa ve bir hiç kimse… Gerçek dedikleri bu dünyada ise, ne yapabiliriz ki? Hayat hiç bizlen değil ve sen imkânsızsın.

Işığın ölü karanlığında, sen düşüncesi ile gözlerimizi kırpamadık; korktuk, çünkü suçluyduk! Ne zaman birinin elini tutmaya kalksak; kilitleniyoruz. Her defasında ağzımızdan kaçırıyoruz: Seni seviyoruz, Merve

Nasıl bizi kendine bağladığını bilmiyorduk ama hep biraz daha parlıyorduk. Kar yağıyorduk güneşe ve tutmasını bekliyorduk gelmen için. Kar tutunca güneş, sen gelecektin. Umut ölmüştü. Sessizliğin o derin maviliğinde adını anmaya korkmaya başladık. Sağ ve solumuzda ki meleklerden bile saklamaya çalışıyorduk seni ve tam da o anda bir rüzgâr vuruyordu seni hapsettiğimiz kaleyi. Nasılda inandırmıştık kendimizi burada olduğuna ve bizi sevdiğine? Neste’de hayat zordu ve Simeranya da Peyami Safa bekliyordu bizi.

Lalesi gibi İstanbul’un; yitmiştin ve artık seni bulamıyorduk. Tüm yazarlar kitaplarına özürle başlıyordu senden başkasını sevdikleri için, onları bile kahrediyordun farkında değildin…

Isınmak için, yakında olduğunu hayal ediyorduk. Bir mektup yazıp senelerce yanımızda taşıyorduk ve senden başka herkes biliyordu seni sevdiğimizi. Hep, biraz daha batıyorduk ama farkında değildik.

Korku. Ya birde sen düşersen hayallerimizden? Ya birde İstanbul boğarsa seni? Ya, ya birde…

O kadar kolay olmamalıydı ve sen sessiz çığlıklarımızı duymamalıydın, ama fark ediyordun işte. Biz yaklaştıkça sen uzaklaşıyordun ve yazdıklarımıza arabesk diyordun, ben olsam öyle yazmazdım.

(L) Kalkan düştü, maske düştü. İstanbul’u bizden alan fırtına Neste’yi de yerle bir etti ve biz yapayalnız kaldık. Üşüyoruz ve sen bize çok uzaksın. Kalbimiz bir türlü sana ulaşamıyor. Ellerimiz sana aşk mektubu yazamıyor ve imkânsızlığı kavrayamıyor aklımız.

Utanıyoruz. Biz hâlâ bırakıp gittiğin o tembel Medeni’yiz ve her karne günü gidiyoruz okulun önüne, belki gelirsin diye. Hiç gelmiyorsun. Zaman geçmiyor hiç ve biz nefes almasak da Dünya dönüyor.

(Ruh) Belki de biz ikimiz ikilektiği yaşarken, farkında olmasak da ruhlarımız birliktedir, o yüzden geceyi ve sonbaharı seviyoruzdur.(03:00:10 03 Aralık 2007)

… ve Güneş sanki hiç suçu yokmuşçasına yeniden doğuyordu. Ayın karanlık yüzünde tüm eflatunî aşklar buluşuyorduk. Monarosa ile başlayıp; Nesterosa ile bitiriyorduk. Sanki bir birimizle sözleşmiştik, isimleri asla ağzımızdan kaçırmıyorduk…

… ve bazen Dolunay basınca günü, Eflatunî bir bayram ilan ederdik tüm dünyada. Bülbül, kurban gitmezdi, şehrin sokaklarında kuş mezarları olmazdı. Ay doğardı ve sanki biz kavuşmuşçasına sevinirdik…

Gerçekler ikindi de ortaya çıkardı, Ay yok olurdu; bizler kaldırımlarda yalnız kalırdık bülbül mezarları ile. Sen imkânsızdın; hangimiz ölüyorduk?

Muhammed Medeni Baykal
03 Aralık 2007 Pazartesi 03:09:27
gece