Bir günlük tutmaya başladığınızda, neredeyse tüm günlüklerde en az bir defa olan “Sana uzun süredir yazamıyorum günlük…” başlıklı yazıları yazmaya gerek duymayacağınızı düşünürsünüz. Belki bir, belki iki ay bu tür bir yazı yazmak zorunda kalmadan yazı yazarsınız; ama öyle bir an gelir ki… İki haftadır hiçbir şey yazmadığınızı fark edersiniz… Sonra bir sürü bahane sıralamaya başlarsınız.
Sınav haftamı ve ona hazırlık evresini atlattıktan sonra, daha ne olduğunu anlamadan kendimi İstanbul’da buldum. Sanki arkamdan bir ordu kovalıyormuşçasına acele ettim, o şehre gitmek için. İlk gün şehirde pek bir şey yapamadım; ikinci gün babamla dolaştım.
Üçüncü gün, ise yakın arkadaşlarım olan A. ve E. ile Bakırköy’de buluşmak üzere sözleştik. E. gelse de, sevgili A. arkadaşım bizi manitasına sattı. (manita diyorum işte!) Eee, buradan ona bir mesaj iletmem lazım; dostlar hep var… (gerisini siz anladınız.)
Beyefendi bizi sattığı yetmiyormuş gibi, birde beni onların oraya çağırdı; gece onlarda kalsaymışım bana Ay. İle olan ilişkisini anlatacakmış. Her neyse o gece onlarda kaldım.
İstanbul şehrinde, her köşede bir nohutlu pilavcı varken insanlar değerlerini fark edemiyor. Bursa da pilavcı kıtlığımız var! Tabii ki bu da benim bütün vapur seyahati boyunca ağzımın suyu akar vaziyette, pilav beklememe sebep oluyor… Bu his, tüm İstanbul seyahatim boyunca benden geçmedi. Bu da E. ile yalnız kaldığımız Bakırköy’de Nohutlu pilav yemek için onu Eminönü’ne yürümeye nasıl ikna ettiğimi bilmiyorum; ama yürüdük be! Gerçi, dört buçuk saat sürdü; gerçi, hedefe vardığımızda pilav bitmişti ama olsun…
Bu arada her şey mükemmel değildi tabii.