2 adet yorum aldı

Nesterosa / III - Eşdeğer

Dream Raider //, 07 Nisan 2008 saat 02:20'de yazdı.

Kategoriler: Edebiyat, Kişisel, Nesterosa

Sensizlik karanlığa eşdeğer…

En sonunda günün, biz hâlâ başını cama dayamış, bir çocuk gibi yol gözlemekteyiz; ama ne yol var, ne sen… (01.11.2007 Perşembe 01:59:30) Asla gelmeyeceğini bilsek de beklemek zevk veriyor bize... Her gün yeniden doğan güneş gibi yepyeni bir umutla açıyoruz gözlerimizi. Gülümsüyoruz.

Nedendir bilinmez, kendimize itiraf edemiyoruz okuduğun üniversiteyi ve hep bir sıra boş bırakıp oturuyoruz; belki oturursun. Yıkılmak için birilerinin bize üniversiteler arası ders konmadığını söylemesini bekliyoruz.

Sensizlik, bir kâbus gibi peşimizi hiç bırakmıyor. Nereye gitsek hep yanımızda taşıdığımız bir nasır gibi. Kesip atamıyoruz; ama varlığı da bize zarar veriyor. (09.11.2007 Cuma 02:42:07) Sensizken, çocukluğumuza dönüyor psikolog. Seni buluyor orada ve o gülüşün bizi biraz daha kapatıyor içimize…

İkilektiğini yaşarken, sensizliğin; kendimizi tutamıyoruz ve yalandan da olsa birileriyle çıkıyoruz. İşte sen, tam da o anda; gerçek hayatta olmasa da rüyalarımızda bize somurtuyorsun ve biz hiç uyumuyoruz, bu yüzden. Senin sitemin bitiriyor bizi… Kendi kurduğumuz dünya da bile başrol değiliz. Orada sen; ya bize somurtuyorsun ya da arkanı dönmüş, sana asla ulaşamayacağımız bir hızla gidiyorsun…

Zaman değişti, ama sen hep oradasın. Hiç büyümüyorsun ve yaşlanmıyorsun. Hiç değişmiyorsun. Varlığından beri, biz bir adım gelirsek; sen iki adım gidiyorsun. Ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş; biz hep seni hissediyoruz ve görüyoruz.

Kayboluyoruz gözlerinde. Biz seni iskambilden kalemize hapsettikten sonra, acımızı çekmeye başlıyoruz ve önemi kalmıyor saçlarına kimin dokunduğunun. Adını azına kimin aldığının; çünkü biz zaten yalanın iskambil kalesini kurmuşuzdur ve sen artık bizim yan komşumuzsundur. Bazen, en yakın arkadaşımız ve bazen bir bilgisayar dâhisi. Sadece elbiseni değiştiriyorsun ve bazen de çıktığımız kız oluyorsun…

Adın gibi değişmeyen şeylerde var. Her yalanda sana aşığızdır mesela. Bazen sevdiğimiz halde terk etmişizdir, bazen ise terk edilmişizdir. Her tanıdık farklı tanır seni. Nesterosa, bizi affet. Sana yazılanları, bazen başkalarına verdik.

Rahattık belki, bazılarına sana ulaşabildiğimiz yalanlar söylerken; ama gerçek seni hiç unutmadık. Sen hep oradaydın ve sana kalbimizden yazılar yazıyorduk. Sen her ne kadar arabesk bulsan da bazıları beğeniyordu… Zaten sen hep ulaşılmaz olmalıydın ve biz hep acı çekmeliydik.

Ansızın çıkıp gelsen,” hayalleri kurmalıydık sabaha değin. Her yazıyı sana verme umuduyla, yazmaya başlayıp; hiçliğin o acınası küçüklüğüyle bitirmeliydik. Bazen hatalarımızı örtmek için sana çamur atmalıydık.

Nasıl olsa seviyorduk ve sen kendini savunamazdın. Biz de yalanlar uydurup; seni başrolde oynatmalıydık. Zaten senin de istediğin bu değil miydi? “Seviyorsan için de tut!” gibi bir tokat gibi çarpmıştı yüzümüze ilkokulda. O şokla aklımızı mı yitirmiştik, ne dersin? Belki de gözümüzü biraz ayırmalıydık senden?

Leyle yazmak düşmüştü bize de. Çünkü uyuyamıyorduk. Gözümüzü kırpınca biz, içimizde ki sen dikiliyordun karşımıza ve biz bir şey diyemiyorduk.

İnsandık, ya da kendimizi insan zannediyorduk; işte bu yüzden nefes almak zorundaydık; ama aldığımız her nefesin bizi senden uzaklaştırdığını bile bile nefes almak, Azrail’in bunca günahtan sonra canımızı söküp alması kadar acıtıyordu...

Güneşle, ya doğ ya doğayım kavgası yaparken sen; biz giderek daha da yok oluyorduk. Hep bir patlamayı bekliyorduk, tam da kendimizi yok edecekken; gözlerin dikiliyordu karşımıza ve biz, bitemiyorduk…

Ansızın çıkıp gelsen,” hayalleri kurmalıydık sabaha değin; kış gelmişti ve güneş hiç doğmuyordu. Kıştan sonraki mevsimi okusak da efsanelerde, onlara da inanamıyorduk. Tam da uçacakken kelebek, kanatlarımızın olamadığını fark edip; karamsarlığa düşüyorduk… (09.11.2007 Cuma 03:26:36)

En acınası şey de neydi biliyor musun? Biz “bizi de gör” diye parladıkça; senin göz bebeklerin küçüldü. Zaten hayatında, gereksiz ve unutulmuş bir ayrıntıydık. Biz, seninle ilgili senaryoları oynarken; sen bizim adımızı bile ağzına almıyordun belki. Biz, “bizi de gör” diye parladıkça yavaş yavaş tükeniyorduk sönen bir güneş gibi. Hayatımızın yönetimini kaybediyorduk ve bizi reenkarnasyon düşü ile cehenneme düşmüş gibi hayal kırıklığına sürüklüyordu gözlerinin yokluğu.

Şimdi de, tıpkı geçmişteki gibi biliyoruz, sen imkânsızsın.

Değerinin farkında değilsin, sen; ama biz senin farkındaydık hep. Senin bizi önemsemeden söylediğin tüm o sözcüklerinin, en basiti üzerinde bile saatlerce düşünürüz. En basit hareketini, günlerce analiz ederiz. Her ne kadar yalancılıkla suçlasak da Yalnızız’da Peyami Safa’yı aslında bizi mi anlatmış?

En yakın olduğumuz zaman bile sana, kendimizi en fazla üçüncü kişi olarak ifade edebiliyorduk. Belki de bir kimliğimizin olmayışı, seninle bizim aramızdaki o görünmez duvarı yıkılması imkânsız hale getiriyordur; ama ne yapabiliriz ki? Seneler sonra bugün bile, senden izinsiz aldığımız bir resmine saatlerce bakabiliyoruz ve hayır, hiç sıkılmıyoruz. Bir hışımla yazmaya başlıyoruz işte o zaman. “Bu son” diyoruz. “Bu kez ona vereceğiz”. Aslında her yazımızı sana okutmak isterdik; ama biz kimiz ki?

Gerçeklikle, sanallık arasında bir dünya da yaşıyoruz. Neresi ne kadar gerçek kestiremiyoruz hayatın ve gözlerimize bir perde iniyor. Her beyaz kâğıtta; bize kırgın ve kızgınsın. Arkamızı dönüyoruz, duvarda ki sen yüzümüze tükürüyorsun. Tam da diğerlerinden birini, bir kenara çekip seni seviyoruz diyeceğimiz anda; bir yıldırım olup iniyorsun tüm yokluğunla kalbimize. Yalnız da değilsin. En olmayacak insanlarla birlik olup, bizi engelliyorsun. Beni en derinden vuracak sözcüklerini nereden biliyorsun? “Kendinizi tutamıyorsunuz değil mi?

En kararlı halimizle bile sana karşı koyamıyoruz. Gözlerinde ki o derin kahverengi bizi saydamlaştırıp siliyor dünyadan ve tümüyle itaatkâr hale geliyoruz. Boynumuzu büküp, köşeye geçiyoruz. Sen yokken bile, bizi yönetebiliyorsun.

Renginde bizi boğan gözlerinde bize karşı en ufak bir sevgi bile görmedik. Gözbebeklerin bize odaklamadı bir kez bile. Bir karıncaya verdiğin önemi bile kıskanıyoruz. O kadar sensiziz ki; seninle yalanlarımızda buluşuyoruz. Çalmayan telefonlarda konuşuyoruz. Yaşanmamış hatıralarla; hatırlanabiliyorsak, hatırlanıyoruz. O kadar sensiziz ki, adın bile yüzlerce manaya geliyor ve bizi bitiriyor. Sana Merve demediysek, elbet bir sebebi vardı. Nesterosa, bizi affedebilecek misin; seninle kendimizi yalanlar bile olsa buluşturmaya cüret etiğimiz için? Biliyorum, bizi kınamaya bile tenezzül etmezsin. Nerede görülmüş ki; Güneş, Ay’a cevap versin?

Muhammed Medeni Baykal
13 Kasım 2007 Salı 03:14:10
gece


2 kişi tarafından 4.5 olarak değerlendirildi

  • Currently 4,5/5 Stars.
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5


Yorumlar

Yorum yaz

Yazi hakkinda ne dusundugunuz, benim icin cok onemli. Lutfen bir iki cumle de olsa yorum yaziniz...


(Gravatar simgesini gösterecek)






  Günlüğümden bır yazıyı alıntılamadan önce, telif bilgilerini okuyun...

Telif Bilgileri

Son 3 Yazım

Etiket Bulutu

Son 5 Yorum

Comment RSS
Bu sitenin tüm içeriği, yazarinin görüşlerini yansıtmaktadır. Başka hiçbir kurumu ya da kuruluşu bağlamaz.
Site ve içeriğinin içeriğinin her hakkı Muhammed Medeni Baykal'a aittir, kaynak gösterilmek şartı ile alıntı yapılabilir.
Bu döküman en iyi, Internet Explorer 8 Beta 2 ile izlenir. Fırefox 3.0 ile de izlenebilir...
Bu site BlogEngine.NET ile gücüne güç katıyor.